Yakında yayımlayacağımız Hakim Bey biyografisi eserimizden…
Sparrow
Hakim’în ölümü hayatımda ansiklopedi büyüklüğünde bir boşluk bıraktı. Tanıdığım en bilgili insandı. İkimiz de Ivy League başarısızlarıydık — o Columbia’dan ayrıldı, ben Cornell’da kaldım — ama Peter zihnini; bitmek bilmeyen okumalarla, özellikle de tarih ve din üzerine geliştirdi. (Ben sadece ikinci el mağazalarının ücretsiz raflarında bulduğum kitapları okudum.)
O, yazmakta olduğum her dergiye aboneydi -ki bu elbette biraz abartılı, ancak okuduğu yayınların çeşitliliği korkutucuydu: Times Literary Supplement, London Review of Books, New York Review of Books, üç arkeoloji dergisi, Flat Earth Society bülteni, Oscar Wilde Society dergisi, demiryolu izolatörleri koleksiyoncuları dergisi (kendisi de onlardan biriydi). Hatta Time dergisi ve The New Yorker! Ayrıca bir sürü kitap kataloğu. Hakim, “İnsanlar kültürün olağan durumunu anlamak için televizyon izlemeniz gerektiğini söylüyor ki bu doğrudur, ancak senede yalnızca bir dakika izlemeniz gerekiyor,” diyordu.
Sık sık güncel araştırmalarından bahsederdi: Gül Haççılığın kökenleri, Grange. Alman Romantizmine büyük saygısı vardı. Nadiren onun psikedelik evliya rolünü tartışırdık, belki de benim bir Püriten olduğumu (ya da nazikçe söylemek gerekirse, düz kenarlı bir Punk olduğumu) fark ettiği için.
Aşırı bir Luddite’ti. Tüm yazılarını, gün boyunca işini bitirdiğinde geriye yasladığı bir daktiloda yazıyordu. (yetmişlerde Tahran’daki gazete ofislerinde bu tarzın kullanıldığını söyledi; işlerin tozlanmasını önlüyordu.)
1983’ten beri film izlemiyordu. Genç bir arkadaşı, Yüzüklerin Efendisi filmlerinden birini seyretmesi hususunda ısrarcı oldu ve bilgisayarından video dosyasını izletti. “Berbattı,” dedi, Hakim. Karayip Korsanları 2 yapım aşamasındayken, Hollywood’dan biri film yapımcılarına danışmanlık yapması için aradı. (Çünkü korsan çeteleri hakkında ırkçılık karşıtı anarşist ütopyalar üzerine önemli araştırmalar yapmıştı.) Tabii ki onu asla geri aramadı.
Sokaklara müzik yayını yapan mağazalardan, özellikle de rock müzikten ciddi şekilde nefret ediyordu. Her ne kadar ABD’de Beatles şarkılarını çalan ilk kişilerden olsa da. 1963’te Londra’ya gitmişti, Moptops’u duymuş, plaklarından birini satın almış ve Columbia’daki radyo programında çalmıştı.
Hakim Bey paradan nefret ediyordu. Onun insan ırkını M.Ö. on ikinci yüzyılda büyüleyen şeytani bir güç olduğunu düşünüyordu. Yine de yazarların özellikle internette ücretsiz çalışmasına şiddetle karşıydı. Bunu gönüllü kölelik olarak görüyordu. Peter suçu seviyordu. ABD’de düşen suç oranlarından çok rahatsızdı. Ona göre bu; işçi sınıfının direnme iradesini kaybettiği, anlamına geliyordu.
Ve… New York Times onun hakkında bir profil açmak istediğinde, iş birliği yapmayı reddetti.
Bir anarşist olarak Bey, polis müfettişleri hakkındaki polisiye romanlara karşıydı. (Ona Müfettiş George Gently serisini övdüm ama bana sadece özel dedektifleri sevdiğini söyledi; özellikle de Chelsea’de yaşayan ve nadiren evinden çıkan eksantrik kripto-gay kilolu dedektif Nero Wolfe’u.) Beni liberal olduğum için azarlardı, belki de öyleyimdir. Kesinlikle oy vermeyi seviyorum. Peter hayatı boyunca hiç oy kullanmadığını iddia etti.
O da ben de Gılgamış Destanı’na hayran kaldık. Hemfikirdik, ilk yazılanlardandı ve en iyi kitaptı.
Hakim, dışarı çıktığında her nedense zarif kıyafetler giyerdi. Kendisine Claude Monet gibi görünmesini sağlayan bir şapka takardı. “Amerikalılar uzaylı bir ırk tarafından köleleştirilmiş gibi giyinirler,” derdi. Tüm eşofmanlar, beyzbol şapkaları, tişörtler için bunu kastediyordu.
Bir keresinde ona, “İlk Hıristiyanlar komünizmi icat etti mi?” diye sordum ve o, “Hiç kimse hiçbir şey icat etmedi. Her şey daha da uzak geçmişe gidiyor.” diye cevapladı.
İrlanda’ya özlem duyuyordu. Doksanlı yıllarda oraya, bir şatoya taşınma şansı vardı, ancak reddetti, bu kararını pişmanlıkla anardı.
Hindistan’ı sık sık yâd ederdik. (İkimizin de Tantrik gurusu vardı.)Kalküta’daki afyon inlerinden sevgiyle söz ederdi. “Afyonlar ve yazı arasında bir bağlantı var,” diye gözlemledi. Hindistan’daki hipodromlara gitti! Biri Bombay’da, biri başka bir yerde. “Bahse girmek zorundasın, yoksa ilgi çekici olmaz,” dedi Hakim, ama pek fazla kazanamadı.
O bana Hindistan’daki bir sirkteki hayatıyla ilgili oldukça şaşırtıcı hikâyeler anlattı. Hangi tepe istasyonunda yaşadığını unuttum ama sirk Mysuru’ya doğru ilerledi ki O ve arkadaşı James de onlarla seyahat etti. James, düzensiz orkestrayı düzenlemekten sorumluydu, Hakim da onlar için birkaç poster yaptı. İkisi de ücret almadı ama çok keyifliydi. Yakın arkadaşı, Müslüman gözükara bir motorsikletli idi. Müslümanlar, Hindular, erkekler, kadınlar ve hatta Hristiyanlar, kitleleri eğlendirmek için bir araya geliyorlardı. “Geçici bir otonom bölgeydi” dedim.
Hakim Bey’in bu pandeminin bazıları tarafından öne sürüldüğü gibi dünyada kesin bir değişiklik olacağına şüpheyle yaklaşması ilginç. “Sanırım kapitalizmi yok etmeyecek” diye belirtti, Target’taki tüm tuvalet kâğıdı kavgalarını duyunca.
Bu anekdotları tekrar anlatıyorum çünkü O’nun nezaketini ve zihninin şaşırtıcı genişliğini tarif etmek çok zor. Onu tanımak Tolstoy’u tanımak gibiydi. Hakim ile birlikte bir tür aristokrat nezaketinin öldüğünü hissetmemek zor.
