Allah ve Heidegger

345,00

Henry Corbin Türkçesi Taylan Onur Hazırlayan Şe’n-ol Erdoğan 108 sayfa   “Bazen Heidegger’in çevirmeni ile İran İslam felsefesini Batı’ya tanıtan adamın aynı kişi olduğunu keşfeden muhataplarımın yaşadığı şaşkınlığı eğlenerek izledim. Sonra kendi kendilerine soruyorlar: Birinden diğerine nasıl geçti? Bir süre önce, Heidegger’in ölümünden kısa bir süre sonra yaptığımız bir söyleşide size söylemeye çalıştığım gibi; bu […]

21 adet stokta

Henry Corbin

Türkçesi Taylan Onur

Hazırlayan Şe’n-ol Erdoğan

108 sayfa

 

“Bazen Heidegger’in çevirmeni ile İran İslam felsefesini Batı’ya tanıtan adamın aynı kişi olduğunu keşfeden muhataplarımın yaşadığı şaşkınlığı eğlenerek izledim. Sonra kendi kendilerine soruyorlar: Birinden diğerine nasıl geçti? Bir süre önce, Heidegger’in ölümünden kısa bir süre sonra yaptığımız bir söyleşide size söylemeye çalıştığım gibi; bu şaşkınlık, disiplinlerimizin bir tür kompartımanlara ayrılmasının, a-priori olarak etiketlenmesinin bir semptomudur. Kendi kendimize deriz ki: Alman ekolü çalışanlar vardır, bir de şarkiyatçılar (oryantalistler) vardır. Şarkiyatçılar arasında İslamiyatçılar vardır, İraniyatçılar vardır, vesaire. Fakat bir kişi Alman ekolünden İran ekolüne nasıl geçebilir? Eğer bu soruyu soranların, bir “filozofun” ne olduğu ve “felsefi Arayış” hakkında azıcık bir fikirleri olsaydı; dilsel vakaların bir filozof için yol boyunca rastlanan işaretlerden başka bir şey olmadığını ve bunların ikincil öneme sahip topografik varyantlardan öte bir şeyi müjdelemediğini bir an olsun hayal edebilselerdi, o zaman belki daha az şaşırırlarmış.

Bu şeyleri söyleme fırsatını değerlendiriyorum; çünkü geçmişte, manevi biyografime dair tamamen hayal ürünü anlatılarla karşılaştım. 1934 Nisan ve 1936 Temmuz tarihlerinde, Freiburg’da Heidegger ile unutulmaz anlar geçirme ayrıcalığına ve keyfine sahip oldum; yani, “Metafizik Nedir?” başlığı altında yayımlanan metinler derlemesinin çevirisi üzerinde çalıştığım dönemde. Sonradan, büyük bir hayretle öğrendim ki; sözde ben Sufizme yönelmişsem, bunun sebebi Heidegger’in felsefesinden hayal kırıklığına uğramış olmamdır. Olayların bu versiyonu tamamen yanlıştır. Sühreverdî üzerine ilk yayınlarım 1933 ve 1935 yıllarına kadar gider (Ecole des Langues Orientales diplomam 1929 tarihlidir); Heidegger çevirim ise 1938’de yayımlanmıştır. Bir filozofun mücadelesi, deyim yerindeyse, eşzamanlı olarak birçok cephede yürütülmelidir; hele ki söz konusu felsefe, günümüzün bazı düşünürlerinin “Aydınlanma” filozoflarından miras aldığı o dar rasyonalist tanımla sınırlı değilse. Asla değil! Filozofun incelemeleri; Jacob Boehme’nin, İbn Arabî’nin, Swedenborg’un vb. vizyoner felsefelerinin bir arada yer alabileceği, kısacası kutsal metne dayalı ve imajinal çalışmaların felsefi tefekkürün emrine sunulmuş kaynaklar olarak kabul edilebileceği kadar geniş bir alanı kapsamalıdır. Aksi takdirde, philosophia’nın artık Sophia (bilgelik) ile hiçbir ilgisi kalmaz. Benim eğitimim kökeni itibarıyla felsefidir; bu yüzden, her bakımdan, ne bir Alman ekolü uzmanı ne de bir şarkiyatçıyım; ben sadece Ruh’un beni yönlendirdiği her yerde Arayışını sürdüren bir Filozofum. Eğer beni Freiburg’a, Tahran’a veya İsfahan’a yönlendirdiyse; benim için bu sonuncular esasen “temsili şehirler”, kalıcı bir yolculuğun sembolleri olarak kalırlar.

  1. Gelecek dakikanın konuşma alanı içinde gerçekleşmesini hayal etmek ne kadar umutsuz görünse de —zira bu konuda koca bir kitap yazmam gerekirdi— insanların anlamasını sağlamayı arzu ettiğim şey şudur: Heidegger’de aradığım ve Heidegger sayesinde anladığım şey; tam olarak İran İslamı’nın metafiziğinde aradığım ve bulduğum şeyin aynısıdır. Bu alanın en büyük şahsiyetlerinden bazılarının isimlerini biraz sonra anacağım. Ancak bu figürlerle birlikte her şey farklı bir düzleme kaymış, gizemi şunu açıklayan bir makama aktarılmıştır: Nihayetinde, kaderimin İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde beni İran’a savurmuş olması ve orada otuz yılı aşkın bir süredir bu ülkenin manevi kültürü ve manevi misyonuyla temas kurmaktan ve onu derinleştirmekten geri durmamış olmam tesadüf değildir.

Fakat hem çalışmamın hem de arayışımın ne olduğunu anlamayı kolaylaştırmak için, Heidegger’e ne borçlu olduğum ve bir ömür boyu süren araştırmalarım boyunca yanımda neyi taşıdığım sorusuna bazı ilave netlikler kazandırmayı yerinde ve hatta gerekli buluyorum.

Her şeyden önce ve en önemlisi; Varlık ve Zaman (Sein und Zeit) kitabının daha ilk sayfalarında karşımıza çıkan hermenetik fikridir, diyebilirim. Heidegger’in en büyük başarısı, felsefe yapma eylemini hermenetiğin tam merkezine yerleştirmiş olmasında kalacaktır. Kırk yıl önce filozoflar arasında bu ‘hermenetik’ kelimesi kullanıldığında, kulağa garip, neredeyse barbarca bir tınısı gelirdi. Oysa doğrudan Yunancadan ödünç alınmış bir terimdir ve kutsal metin uzmanları arasında yaygın bir kullanımı vardır. Teknik tanımı Aristoteles’e borçluyuz: Onun peri hermeneias adlı incelemesinin başlığı Latinceye De interpretatione olarak çevrilmiştir. Hatta daha da ileri gidebiliriz; zira çağdaş felsefi dilde hermenetik, Almancada das Verste…” […]