İslam’ın Kıyısındaki Yazılar: Kutsal Sürükleniş

440,00

HAKİM BEY  Türkçesi Tolga Öztürk Yayına Hazırlayan Şe’n-ol Erdoğan SUB PRESS ULUSLARARASI TÜRKÇE HAKİM BEY KİTAPLIĞI 26 KİTAPTAN OLUŞMAKTADIR. 152 sayfa yeni edisyon 2026   Bir zamanlar çok kolay görünen aşk, şimdi zorluklara düştü. – Hafız Belki de Hristiyanlık ve İslam arasındaki orta çağ savaşı bir zamanlar trajedinin cazibesine sahipti – (çünkü gaddarlık bile destansı […]

21 adet stokta

HAKİM BEY

 Türkçesi Tolga Öztürk

Yayına Hazırlayan Şe’n-ol Erdoğan

SUB PRESS ULUSLARARASI TÜRKÇE HAKİM BEY KİTAPLIĞI 26 KİTAPTAN OLUŞMAKTADIR.

152 sayfa

yeni edisyon 2026

 

Bir zamanlar çok kolay görünen aşk,
şimdi zorluklara düştü.
– Hafız

Belki de Hristiyanlık ve İslam arasındaki orta çağ savaşı bir zamanlar trajedinin cazibesine sahipti – (çünkü gaddarlık bile destansı nicelik kazanabilir) – fakat Batı artık kendisini Tanrı’nın Savaşçısı olarak ciddiye almıyor ve bunun yerine Sermaye, Aile Değerleri, yeni Dünya Düzeni’nden bahsediyor.

İslam’a gelince, o da kendisini bazen bütün organik kurnazlıklardan yoksun, akılsızlık noktasına dek “saflaşmış”, kendisinin zayıf bir parodisi olarak sunmaya çalışıyor gibi. Körfez’deki en son Nintendo Savaşı iki metanın mücadelesiydi, iki ülkünün değil – tamamen Gösteri, titrek negatif kutupların ışığında çarpışan iki cahil ordu – yalnızca Bağdat’ın molozlara gömülen masum yoksulları için trajik.

Bu ışıkta – CNN’de gösterilen alev almış petrol kuyularının ışığında – emperyalist/sömürgeci el koyma olarak “tercüme edilmesinden” biraz daha fazlasını içeren (Edward Said’in gösterdiği) oryantalizm tarafından hangi rol oynanabilir artık?

Bu sömürgeci modele karşı – casus-olarak-oryantalist- tercümenin kafir modeli denilebilecek bir alternatif önerdim. Bu modelde İslam’daki (ya da herhangi “Diğer” bir toplumdaki) direnişin dine aykırı kültürü Batılı kafirler tarafından Batılı direniş kültürüne taşınıp bizim kendi gizli mirasımızın, kavrayış adına yaptığımız bizim kendi mücadelemizin bir parçası olur.

Dahası, nakil sürecinde bir “tesadüfi yanlış tercüme” ile Batılı kafirliğe bazı Ortodoks İslami içerik bile aktarılabilir. Örneğin on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sındaki ruhban sınıfı karşıtı serbest düşünürler arasındaki İslam’ın pozitif imgesi, İslam’ın doğru bir sureti olarak adlandırılamaz – ancak yine de o, serbest düşünürler için özgürleştirici bir imge olmuştur. Romantik algı çoğunlukla kasten bir şeyleri çarpıtır, ama bunu algının araçlarını mutabakatın baskısından ve saf kesinliğin ölümcül monotonluğundan kurtarmak adına yapar.

Bu nedenle de ben İslam ilmi için (kelimenin Gaston Bachelard’ın kullandığı manasıyla) bir şiirsellik önerdim – “şiirsel gerçeklerin” aranmasını. Bu proje İslam’ın yekpare olmayan bir görüşünü, teoloji, siyaset ya da diğer herhangi bir tek boyutlu sistemi (ister “batılılar” isterse “doğulular” tarafından öne sürülmüş olsun) temel almayan bir tanımı gerektirir ve kökleri karmaşıklığın, farklılığın, bir medeniyetin “uzun süreliliğinin” değişkenliğinin ve günlük yaşamın organikliğinin takdir görmesindedir.

İnsan tercümenin bu dine aykırı modelinin bir benimseme modeli olduğunu söyleyebilir – yine de ben onun dünya üzerindeki kafirlerin, asilerin, sanatçıların ve vizyonerlerin kooperatif bir girişimi olduğunu düşünmeyi tercih ederim. Belki de kolonyal model ve dine aykırı model arasındaki diyalektiği çözümlemeyi üçüncü bir yolla, şair/antropolog Nathaniel Tarn’ın anti-tercüme olarak adlandırdığı ifadeyle denemeliyiz. Onun açıklamasına göre isyancı söylem “Beni Çiğneme” – el koyulmadan muzdarip bir kültür bağlamında – yeniden yazılır ve “Beni Tercüme Etme” biçimini alır. Yeterli bir arabuluculuk! Yeterli bir açıklama ve temsil!

Sonrasında ise anti-tercüme zarafet ve hatta sessizlik talebi oluşturur, fakat bütün konuşkanlık şansını da öylece dışarıda bırakmaz. Anti-tercümesel metin (eğer öyle bir şeyi hayal edebilirsek) bir Temsil değil bir sunum, bir direniş kültünden diğerine doğrudan bir materyal mevcudiyeti oluşturma olacaktır. Belki de bunu yapmak, “diğer” kültürün içine girmeden ve (Rumi’nin dediği gibi) olabildiğince “benliği ve benlikleri terk edip” böylece “kendi benliğim benim ‘diğerim’” olmadan (esasında erotik bir jest) mümkün değildir.

Mevcut çalışmalar bu muğlak ve anlaşılmaz amacın kesinlikle çok uzağındadırlar. Çeşitli zamanlarda İslam’ı Şii biçimiyle, Sufizm olarak, Mağribi Bilim olarak ve batini olarak uyguladım – fakat kesinlikle böylece anti-tercüme ürettiğimi ya da hatta onun dış hatlarını ortaya çıkardığımı iddia edemem.

Tersine, bu kitap İslam’ın romantik imgesini, tercümenin “ihanetinden” sonra her iki kültürde de gerçekten var olduğu için hayata kalan imgeyi yeniden değerlendirmeye çalışan bir dizi girişimden oluşmaktadır. “Bir kervan nereye giderse gitsin, Aşk onun Mekke’sidir” der Rumi ve “Aşk kervanı ne yöne dönerse dönsün, benim inancım, benim dinim oradadır” demiştir İbn Arabi. Burada İslam kendisini romantik olarak sunar, burada kabul edeceğimiz bir hediye vardır, bütün gerçek hediyeler gibi elden ele geçebilecek bir hediye.

Özellikle dini inançlara aykırı ve hatta kafir bazı anlarda, İslam’ın kendini-romantikleştirmesi bizlere bazı Latin-Amerikalı şairlerin ‘tropikalizmo’sunu anımsatan oryantalizmo olarak adlandırılabilecek barok bir yoğunluk kazanır, kendisini gizem ve hatta “egzotik” olarak gören “doğu”nun şiirselliği. Egzotik “doğru” olmayabilir, fakat kesinlikle sahte tavırların çirkin bayağılığından bir kurtulmadır.

“İslam” (ne olursa olsun) burada New York’ta, Paris’te, Londra’da, Berlin’de mevcuttur; “diğer” olan “benliğin” içindedir, aynı anda hem yabancı hem kardeştir – ve bizim günlük yaşamımıza, Sürrealizmin “doğaüstü olanın nüfuzu” olarak adlandırdığı garip ve kesin bir zarafet yerleşmiştir. Kültürel sürükleniş, kutsal sürükleniştir. Ve bu metinler bile müziğin – ya da şarkının – biçimini, ya da daha kesin konuşmak gerekirse, sözlere tercüme edilen müziğin biçimini amaçlamaktadır.

Hakim Bey
San Francisco