Aşk Şarabı: İmam Humeyni’nin Mistik Şiiri: mektuplar, gazeller, rubailer ve şerhler

445,00

Ayetullah Ruhullah el-Musevi Humeyni

148sayfa

Türkçesi Taylan Onur

Editör Şe’n-ol Erdoğan

İNDİRİMLİ ÖN SİPARİŞTİR,  26 HAZİRANDAN İTİBAREN GÖNDERİLECEKTİR.

 

Aziz ruhu mukaddes kılınası İmam Humeyni; asrî zulmet ve hile dünyasındaki mübarek vücuduyla uyanış nidasını yükselten, tevhidin hakiki nesîminin ıtırlarını taşıyan yüce mesajıyla dalalette kalanlara hidayet yolunu gösteren ve kendisini mest u hayran eyleyen o aşk kadehlerinden, aşka ve hakikate susamış gönüllere yudum yudum feyiz akıtan bir şahsiyetti.

Asırlar geçti ve uykudaki yeryüzü, zamanın ana rahmi Humeyni gibi bir evlat yetiştirene dek intizar içinde kaldı; hakikat yolunun rehberi, aşk ve din tarîkinin kılavuzu olan bir zat… İslam, zorbalık ve zulüm saçan müstebitler ile muktedirlerin onun üzerine örttüğü hile perdeleri altında gizli kalmıştı. Beşerin saadet ve necatının düşmanı olan bu odaklar, İslam’ın o cemal yüzünü perdelemişlerdi; ta ki bir zat kıyam edip Cenab-ı Hakk’a olan imanın ve o sarsılmaz ihlasının verdiği kuvvetle bu tozu toprağı silkeleyene, Müslümanlara İslam’ın çehresine musallat olan kirliliği bildirene ve erdemli bir kıyam ile yiğitçe bir cihad sayesinde İslam’ın içine sürüklendiği bu musibetten nasıl kurtarılabileceğini gösterene dek.

Hakikaten, İmam Humeyni niçin böylesi ulvi bir makama yükseldi ve hiçbir yarasanın tahammül edemeyeceği kadar parlak bir güneş haline geldi? Şüphe yok ki eğer durum böyle olmasaydı; ne Doğu’nun ve Batı’nın müstebitleri ne de onların irticacı kiralık uşakları —gerek İmam’ın o nurani velayetinin, Tûbâ ağacının gölgesi gibi yeryüzündeki tüm insanları koruyup kolladığı o mübarek hayatı müddetince, gerekse rıhletinden sonra— necat yolunu gösteren bu destansı zata karşı böylesine topyekûn ve azgınca bir taarruza girişebilirlerdi!

Böylesi bir şeref ve izzetin yegâne sebebi tek bir cümlede mündemiçtir: İmam Humeyni, Allah’ın zatında ve O’nun hak dini olan İslam’da fani olmuştu. Şehid Seyyid Muhammed Bakır es-Sadr[1] bunu ne güzel ifade etmiştir: “İmam Humeyni İslam’da nasıl fani olduysa, siz de İmam Humeyni’de öylece fani olun.”

Kadehindendir sarhoşluğu o dildâde âşığın
Hâsıl-ı ömrüm bu sarhoşluktur, gayrısı değil
Arayı perdeliyorsa ancak senin bu benliğin
Madem dildâde bir âşıksın, kendinden geçiver

İşte o (İmam Humeyni), hayatı ve vücut bulup var olan her şeyi böyle telakki ederdi. İnsanın kadrini ve itibarını, Hak’tan gayrısını görmeyişinde bulur; insanın hürriyetini ise yegâne Sevgilinin zülfüne ve tura-i kemendine bende olmak, O Vâhid ve Ehad olan Zat-ı Zülcelal’den başka hiçbir şeyi müşahede etmemek ve O’ndan gayrısına gönül bağlamamak olarak tefsir ederdi.

Hiçim ben, bir hiçim bütünüyle
Zira varlık nihayet bulur hiçlikte
Hiçlikten gayrı ne varsa boştur
Çünkü Senin nazarın ancak o hiçedir

Mübarek ömrü hitâmına erene dek İmam Humeyni; kalemi ve kelamıyla, menba-ı feyz-i ilahîden ahzettiği ne varsa hepsini beşeriyete takdim eyledi. Eserler telif etti, hutbeler irad buyurdu, mesajlar neşretti ve o ebedî vasiyetnamesiyle de hidayet rehberi olduğu hayatının son faslını kaleme aldı. Tüm bunlarda İmam, haiz olduğu velayet ve liderlik makamının bir iktizası olarak, muhataplarının ve halkın fehmine uygun bir lisanla hitap etmeye gayret gösterdi. Şayet o, gizli esrarı ifşa edecek şekilde kendi hakiki lisanıyla konuşmuş olsaydı, buna hiçbir idrak yetişemezdi. Nitekim İmam Cafer es-Sadık[2] (a.s) da şöyle buyurmuştur: “Resûlullah (s.a.v) hayatı boyunca insanlara hiçbir zaman kendi idrak ve lisanının hakikatiyle hitap etmemiştir.”

Aynı şekilde, İmam Humeyni de o nurani irfani seyr ü sülûkü esnasında, gayrı her gözden gizlenmiş olan birtakım esrara vakıf olmuştu. Bu esrarın bir kısmı, o yüce şahsiyetin şanlı velayet makamında tecelli bulmuş; diğer bir kısmı ise Hazret’in o coşkulu, cezbeli ve sarsıcı kaside ve gazellerine aksetmiştir.

İmam Humeyni’nin şiirleri, hakikatte kendisi ile o Yegâne Dost arasındaki gizli esrardan ibarettir; öyle bir Dost ki, İmam yalnızca O’nun aşkıyla yaşamış, ancak O’nu müşahede edip ikrar eylemiş ve yalnızca O’nun emri karşısında baş eğmiştir.

Bir pervane olacağım, ömrümce yanan
Yanan o Sevgilinin şem’inin nârında
Mest u hayran olacağım o aşk şarabıyla
Seyre dalarak O’nun o cemal yüzünü

Şayet cahillerin kınama ve taarruzlarına sabrettiyse; şayet o zehri yudumlayıp izzet-i nefsini feda ettiyse,[3] bu ancak İslam ve Allah içindi ve şayet cihad ettiyse, bu da yalnızca Mevlâ’nın rızasını tahsil etmek içindi. İbn Ebi’l-Hadîd[4] de el-Aleviyyetü’l-Ayniyye (Alevî Kasidesi) olarak bilinen o meşhur medhiyesinde şöyle demiştir:

Aşkın uğruna
Yırtıp atacağım ismet perdesini
Rüsvaylık, Sevgilinin tarîkinde mukadderse eğer
Tahammül olunacak en latif şeydir o çile

Yegâne Dost’un rızasını tahsil etme yolunda insan işte böyle olmalıdır. Nitekim o ayetin de işaret buyurduğu üzere; mümin, kınayanın kınamasından korkmaz.[5]

Bir zaviyeden bakıldığında, İmam Humeyni’nin şiirleri onun şahsiyetinin tüm vasıflarının ve veçhelerinin bir hülasası niteliğindedir. Zira onun coşkun ruhu her köşeyi ve her ufku ziyaret etmiş, şahsiyetinin nurları tüm makamlarda dalgalanmıştır. Aynı zamanda İmam’ın şiirleri, bu dünyada hiçbir muhatap bulamamış yegâne söylenmemiş esrarını ihtiva eder; çünkü böylesine akıl ermez gizemlerin ağırlığına ancak kelimeler mukavemet edebilirdi. Kelimeler insanoğlu için ilahi bir nimettir ve Cenab-ı Hakk’ın insanlarla olan münasebeti kelimeler vasıtasıyladır. Kelimeler, tıpkı Hazret-i Ali (a.s) örneğinde olduğu gibi, başını içine uzatıp gizli sırlarını fısıldayacağı bir “kuyu” olmuştur onun için. İşte İmam Humeyni’nin beyitleri bu şekilde vücut bulmuş ve kendisi zaman zaman bu minvalde bazı şiirler terennüm etmiştir.

İmam’ın şiirleri ifade ve mana bakımından irfani olduğundan ve kendisinin tasavvufi şahsiyeti nihayetsiz bulunduğundan, gazel ve kasideleri çok katmanlı bir yapıya sahiptir; nitekim her okuyucu bu marifet ve mana ummanından kendi idrak kabiliyeti nispetinde feyiz alır. Bu kavramlar hakkında fıtraten çok sığ bir bilgi ve anlayışa sahip olan, bunları kendi zihniyetine göre yorumlayan garazkâr, cahil ve kültürsüz düşman ise, bu şiirlerde geçen “aşk” kelimesini avamın anladığı manada görür; “Dost” kelimesini de yine avamın zihnindeki karşılığıyla telakki eder.

İlahi peygamberler cahil kimseler ve hilekâr düşmanlar tarafından eziyet görmüş, hatta onlar tarafından katledilmişken ve Peygamberlerin Sonuncusu (s.a.v) bu gibi odaklarca “mecnun”, “büyücü”, “şair” ve benzeri sıfatlarla itham edilmişken; o cibilliyetsiz ve garazkâr güruhların İmam Humeyni’nin yüce kelamını da kendi diledikleri gibi yorumlamaları şaşırtıcı değildir.

Hakikaten, kendi özünü idrak edebilenler ne kadar da azdır!

Diğer taraftan, “aşk testisi”nin zarafetinden ve ilahi marifetten feyiz alan, kemal peşinde koşan ve “hicab” kavramını idrak edenler ise o perdeyi yırtıp atarlar; kelimelerin zahiri manalarının ötesine kanatlanıp bu şiirlerin o coşkun derinliklerine dalarak onları, başını “Maşuk”un yahut “Dost”un eşiğine koymuş ve O’ndan gayrı hiçbir şey istemeyen bir kulun tutkulu aşkıyla sarıp sarmalanmış bulurlar. Soylu ve hür akılların kulluğu işte böyledir:

Başımı koyacağım ayaklarına
Öpeceğim onları ölene dek
Mest olacağım testisinin şarabıyla
Mahşer sabahına dek

Böylece, manaların idrak edilmesinde ve hakikatlerin ortaya konmasında en tesirli ve en soyut vasıta olan kelimeler —ki şiirin en soyut sanat dalı addedilmesi de bu yüzdendir— kavramların anlaşılmasının önünde bizzat birer hicab yahut engel teşkil edebilir.

Mananın derinliği ve dakikliği arttıkça, kelamı söyleyenin ahlaki mesuliyeti ve yükü ağırlaştıkça, kelimelerin önündeki engeller de o nispette çoğalır. Zahiri manalarının yanı sıra kelimelerin iç odacıkları da mevcuttur; perdeleri yırtıp bir odacıktan diğerine geçerek cevelan etmek ise ancak çok mahir bir kılavuzun harcıdır.

İslam’dan beslenen mana zenginliği ve derinliği sebebiyle, Fars tasavvuf şiirinin hususiyetlerinden biri de manaların yalnızca kelimelerin sathında tecelli etmemesidir. Esasen, tasavvufi kelimeler ve ıstılahların tamamı mecazi manada kullanılmıştır ve gerçek manaları gizlidir. Zira insanoğlu hakikati alegoriler vasıtasıyla çok daha iyi idrak eder.

Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak ne zaman Cehennem ve Cennet’ten bahsetse, zihinlerin bunu daha yakından idrak edebilmesi için saraylar, ağaçlar, akarsular, güzel kadınlar, ipek kumaşlar, bal, ateş gibi insanların tanıdığı nesnelerin isimlerini kullanır. Oysa Ahiret bu dünya gibi maddeyle mukayyet değildir ve orada bulunan şeyler buradaki yeryüzü nesnelerinden farklıdır. Bu dünya Ahiret’e nispeten mecazi olduğundan, bu nesnelerin tamamı alegorik olarak kullanılmıştır.

Tasavvufun özü ve ekseni “âşk”tır; aşk ön plana çıktığında ise sahneye bir âşık ile bir maşuk dâhil olur. Şair, aşkın aleviyle “bağrı yanmış âşık”tan ve cezbedici maşuktan söz etmek, onların resmini çizmek istediğinde; kendi dilinde mevcut olan her türlü mecaz, teşbih, kinaye ve bu gibi edebi sanatları kullanmaya mecbur kalır ve bu yolla, gayesi nihayetsiz Hakikat ve el-Ahad olan tek ilah olan gerçek aşkı şerh eder. Şairin elinde yararlanabileceği başka hiçbir unsur yoktur; yüce batıni kavramların manalarını beyan ve ifade etmek için zahiri ve dünyevi unsurları kullanmaya ve böylece madde ile mana, zahir ile batin, hakikat ile mecaz arasında bir köprü kurmaya mecburdur.

Dünyanın yaratılış sürecinin de bu şekilde olduğunu ve insanın madde âleminden semaya, maddiyattan maneviyata ve maddenin ötesinden kemale doğru ilerleme yolculuğunun da benzer bir biçimde gerçekleştiğini söylemek gerekir. Eğer böyle olmasaydı, insanın hareketi ile âlemin ve kemalin ilerleyişi tamamen manasız kalırdı:

Bir kadeh şarap dilerim
Bir sevgilinin elinden
Kime açarım bu sırrımı
Nereye götürürüm bu gamı
Ruhumu yitirdim ümitsizce
Dost’un yüzünü görmek uğruna
Üzerlik otuyum, yanık kokusu havayı dolduran
Pervaneyim mumun etrafında

Bu kelamın derinliğini idrak edecek kim var? O, ilahi aşkın aleviyle cayır cayır yanmakta ve Cenab-ı Hakk’ın cennetteki sadık kullarına vaat ettiği o şarabın vecd halini hissetmekteydi. Böyle bir insan için bu dünya dar bir kafesten başka bir şey değildir ve onun yegâne arzusu o “Dost”a vasıl olmaktır.

Onun nesnelere olan bağlılığının kriteri Allah sevgisidir. Dost’un rengini ve kokusunu taşıyan her şey onun için güzeldir; Dost’u çağrıştırmayan her şey ise onun için fazlalıktır. Hatta cami, minare, medrese ve kitaplar bile, eğer O’ndan ve O’nun coşkun aşkından yoksunsa hükümsüz ve boştur. Bu böyledir, zira böylesi bir tevhid mantığında O’ndan başka hiçbir şey gerçek değildir; Dost’a köprü vazifesi görebilecek her şeye tutunulmalı, böyle olmayan her şey ise hükümsüz sayılmalı ve terk edilmelidir. “Şüphesiz ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim.”[6]

Safiyet bulamadım dervişlerin cemaatinde
Tekkenin içinde, O’nu çağıran birini duymadım
Medrese kitaplarında Dost’u bulamadım
Minarenin tepesinde, Maşuk’un sesini görmedim
Hiçbir ilmi kitapta hiçbir sırrı açamadım
Mukaddes metinlerin derslerinde bir yere varamadım
Mabette tükettim ömrümü, beyhude tükettim
Yarenlerimin arasında ne şifa buldum ne dert
Âşıkların halkasına gideceğim, zira orada bulurum
Bir sevgilinin bahçesinden ferahlık ve ayak izlerini

O’nun Cemal’ine meftun ve ram olan kimse, O’na ait olmayan her şeyden yüz çevirir. “Ben”leri ve “biz”leri reddeder; dostların ve rakiplerin meclislerinden, ariflerin halkasından, camiden ve medreseden uzak durur; tüm bunlardan uzakta, yalnızca ve yalnızca O’nunla baş başa kalabileceği bir sığınak arar ve O’nun aşkıyla öyle sersemleşir ki hem kendini tamamen “unutur” hem de diğer her şeyi. İşte bu noktada terennüm eder (İmam):

Gece gündüz açın önümde meyhanenin kapısını
Zira usandım artık camiden ve medreseden

Ve

Ey saki! Doldur kadehimi
Ruhumu arındıracak o şarapla!
Çünkü ruhum taşıp duruyor
Şöhret tutkusuyla coşup taşıyor.

Doldur kadehimi o şarapla ki
Bu ruhu yok edip eritsin
O hile cüppesini ve binbir özenle
Kurduğum tuzakları varlıktan silsin

Yalnızca Hakikat’i (Allah) gören ve O’nun peşinde koşan kimse için ilim ve irfan bile birer hicab haline gelir ve o, bu perdeyi de yırtıp atmak ister; zira ilim ve irfan ancak O’na çıkan bir yol olabildikleri müddetçe mukaddestir, aksi takdirde kendiliklerinden hiçbir değerleri yoktur:

Meyhanede ilim ve irfanın yolu yoktur
Zira âşıkların makamında safsataya yer yoktur

Ve

İrfan âleminden çıkıp geldiğimde
Her ne var ise beyhude gördüm
Aşka düştükten sonra anladım ki
Duyduğumuz yahut okuduğumuz her şey boşmuş

Herkes irfanı O’na ulaşmanın yegâne yolu olarak görürken, o (İmam Humeyni) öylesine muvahhiddir ki irfanı bile bir engel olarak görür, hükümsüz ve boş addeder. O, yalın Hakikat’i arzular; çırılçıplak Hakikat ise Dost’un mukaddes Zat’ından gayrı bir şey olmadığından, O’nun dışındaki her şey hükümsüz ve boştur.

İmam Humeyni’nin şiiri, o yüce ve ali cenap şahsiyetin kendi karakterinde olduğu gibi, fırtınalı ve coşkundur. Bir aşk şiiri olmakla birlikte; yiğitlik, asalet ve destan ruhuyla dopdoludur. Allah’ı sevme hususunda o; gözü pek, cesur ve korkusuzdur. Kendi darağacını sırtında taşır ve Mansur (el-Hallac) gibi, [asılacak olsa bile] haykırır: “Enel-Hak!” (Ben Hakk’ım!).

Çıkıp gittim kendimden
“Enel-Hak!” davulunu çalarak
Döndüm Mansur’a ben de
Darağacına bir ip alarak

Bizler kesret (çokluk) içinde boğulmuşken, o ise varlık âleminin merkez noktası ve tevhidin odak noktası olan Dost’un dudağındaki o bene meftun ve ram olmuştur. Bizler nefsi arzularımız yüzünden mariz (hasta) bir haldeyken, o ise zahir ve batındaki tüm sırları gören Dost’un o nazarı ve basiretiyle sersemlemiştir; zira o “göz” bir kimseye inayetiyle baksaydı, o kişi derhal kapılır, ram olur ve vecde gelirdi. Bizler ise hakiki ve gerçek olmayan nesnelere takılıp kalmışız. Hakikat’i göremiyoruz. Dost’un cemalini idrak edemiyoruz. Eğer edebilseydik, şüphesiz biz de ona “tutulur” kalırdık.

Bizler nefis putu yahut nefsani arzular ile kendi ellerimizle yarattığımız dünyevi putlar tarafından kuşatılmış durumdayız. O ise o eşsiz puta, tek ve biricik Dost ve Mevla’ya ram olmuştur. Bizler ar ve namus düşüncelerine saplanmışken, o ise şehvet ve utanç adına ne varsa hepsinden azade ve kurtulmuştur. Bizler kelimelerin manalarına ve tabirlerin tefsirlerine takılıp kalmışken, o ise Dost’un cemalini görme aşkıyla sarılıp sarmalanmıştır. O, varlık hırkasını sırtından sıyırıp atmış, Dost’a vuslat etmiş ve yükselişiyle bizleri hüzne boğmuştur. Bizler madde ve maddiyat âlemini görürken, o ise Semayı müşahede etmektedir. İbn Ebî’l-Hadîd’in ifadesiyle:

Sabır güzel şeydir
Senden ayrı düşmek müstesna
Zorlukların tümü kolaylaşır
Senin derdinden gayrısı

Elinizdeki cilt; İmam Humeyni’nin tasavvufi şiirlerinin bir derlemesi olan ve ek olarak hem daha önceki daha küçük bir seçki olan Sebû-yi Aşk (Aşk Testisi) içindeki sekiz gazeli[7] hem de ek kısmında Profesör Legenhausen’in Dini Şiirin Sembolizmi Üzerine[8] adlı makalesini barındıran Farsça Bâde-yi Aşk (Aşk Şarabı) kitabının, Dr. Gulam-Rıza Avani ve Dr. Muhammad Legenhausen tarafından yapılmış İngilizce tercümesidir.

Uluslararası İlişkiler Departmanı
İmam Humeyni’nin Eserlerini Derleme ve Yayımlama Enstitüsü
Ağustos 2002

[1] Büyük İslam âlimi ve fakihi Ayetullahü’l-Uzma Seyyid Muhammed Bakır es-Sadr, hicri 1350 (miladi 1931) senesinde Irak’ın Kazımeyn şehrinde köklü ve asil bir ailede dünyaya gözlerini açtı. İlk tahsilini Necef Havzası’nda ikmal etti ve henüz yirmi yaşında müctehidlik makamına erişerek şer’î ahkâmı istinbat etme liyakatini (içtihat icazetini) haiz oldu. İslamî hareketlerin pek çoğunda bilfiil öncülük eden Sadr, yayınladığı meşhur bir fetvayla Irak Baas Partisi’ne üye olmayı haram kıldı ve bu partinin mensuplarını İslam’ın ve Müslümanların apaçık düşmanı ilan eyledi. Bir diğer fetvasıyla ise, İran İslam Devrimi’nde Şah rejimine karşı kıyam edip katledilenleri şehid ilan etti. Irak Baas hükümeti, aylar süren hapis ve ağır işkencelerin ardından, Cemaziyelevvel 1400 (8 Nisan 1980) tarihinde onu ve hemşiresini şehadet makamına ulaştırdı. Arkasında pek çok eser bırakan Sadr’ın en meşhur telifatı Felsefetüna (“Felsefemiz”) ve İktisadüna (“İktisadımız”) adlı kitaplarıdır.

Zikredilen bu iki eserin İngilizce tercümeleri için bkz. Muhammed Bakır es-Sadr, Our Philosophy (Muhammadi Trust, t.y.), http://al-islam.org/philosophy; Our Economics (Tahran: World Organization for Islamic Services, 1982). -Ed

[2] “Es-Sadık (Doğru Sözlü)” lakabıyla maruf Cafer b. Muhammed (a.s), Efendimiz Aleyhisselam’ın pâk neslinden (Ehl-i Beyt’ten) gelen altınca imamdır (Hicri 83-148). Gerek Ehl-i Sünnet gerekse Şia ulema ve fuzalasından pek çok isim onun ders halkalarına ve ilim meclislerine iştirak etmiştir. Hadis ravilere göre İmam es-Sadık’ın talebelerinin sayısı dört bine ulaşmıştır. Yaşadığı dönemin içtimai ve iktisadi şartları, Hazret’in sahih ve asil İslami talimi yayma, sadık talebeler yetiştirme hususunda azami gayret göstermesini iktiza etmiştir. Bu sebepten ötürüdür ki rivayet ve hadis kitapları, diğer masum imamlara nispeten en çok İmam Cafer es-Sadık’tan hadis nakletmiş ve ona atıfta bulunmuştur.

[3] İmam Humeyni, Mekke Katliamı’nın yıldönümü münasebetiyle yayınladığı ve Güvenlik Konseyi’nin 598 sayılı kararını kabul ettiğini duyurduğu 20 Temmuz 1988 tarihli mesajında şöyle buyurmuştur: “Bu kararı kabul etmek benim için herhangi bir zehirden daha ölümcüldür; lakin ben Mevlâ’nın rızasını talep ediyorum… O’nun rızasına ve rahmetine nail olmak ümidiyle, daha önce söylemiş olduğum her şeyi bir kenara bıraktım ve şayet bir izzetim varsa, onu da Cenab-ı Hakka feda ettim.”

[4] İbn Ebi’l-Hadîd adıyla maruf İzzeddin Abdülhamid, Abbasi Devleti ricâlinden olup aynı zamanda mütefekkir, edip ve tarihçidir (Hicri 586-655). En mühim eseri, İmam Ali’nin (a.s) hutbe, mektup ve hikmetli sözlerinin bir araya getirildiği Nehcü’l-Belâga (Belâgatın Zirvesi) üzerine kaleme aldığı Şerhu Nehcü’l-Belâga’dır.

Nehcü’l-Belâga’nın tam metin İngilizce tercümesi ve şerhi çevrimiçi olarak http://al-islam.org/nahjul/index.htm adresinde mevcuttur. -Ed

[5] Mâide Sûresi 54. Ayet

Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

[6] En’âm Suresi 79. Ayet

“Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah’a ortak koşanlardan değilim”.

اِنّ۪ي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذ۪ي فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَن۪يفًا وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ

[7] İmam Humeyni, A Jug of Love [Aşk Testisi], çev. Muhammad Legenhausen ve ‘Abdul-‘Azim Sarvdalir (Tahran: The Islamic Thought Foundation, 1994). -Ed

[8] A.g.e., ss. 27-32. -Ed