Hakim Bey
Türkçesi Taylan Onur
168 S.
Hakim Bey Sub Press Kitalığı 22
Suat Barlas Çelik:
Amerikalı çakma anarşist yayıncı-dağıtımcı bu paravan görüntü altında uzun yıllardır çirkin bir kapitalist yayın ve dağıtım ağı yapılandırarak sadece manevi değil maddi çabaları da sömürmüştür, Hakim Bey’in kendince sadece SATABİLECEĞİNİ düşündüğü eserlerine yaklaşmış, eserleri editöryel olarak SAKINCALI olabilecek metin ve imalardan temizlemiş, İslam korkusunu ve editöryel kırımını sonuna dek eda etmiş ve eser isimlerini “cihad” gibi “allah, muhammed, şia” gibi isimsel unsurlardan temizlemeye çabalamış ve ısrarla PAZARLAYAMAYA KALKIŞTIĞI metinlerde Hakim’in nüfus adı olan Peter Wilson’ı kullanmıştır. Bey’in hem dünya coğrafyasında sürekli yerdeğiştirmesi bir göçer olması, hem dönemin teknolojik yapılarının iletişimin şimdiki ulaşılabilirlik ve kolaylıklarına doğal olarak sahip olmaması işlerini kolaylaştırmıştır, yayıncı kendi yarattığı hastalıklı bir görünümle sadece amerikada değil avrupada da kapital satma pazarlama çabalarını uzun süre sürdürmüştür. Bunun en çirkin örneklerinden biri Korsan Ütopyaları adı ile yayınladıkları eser olup ne yazık ki bu eserin Karayip Korsanları filmi üzerinden ekmeğini yeme sevdası metni değil ticari sunumunu ve Hakim;’in adını gölgelemiş rezil etmiştir. Türkçede de geçmişte basılmış olan eserin çeviri bakış açısı Hakim’in Mağrip antropolohjisi için ve genel yapısı için yeterli değildir. Taylan Onur’un muazzam çabası bunu örnekler!
Mohammad Zakhir:
Peter Wilson yani ŞİA ve İslam ve Allah ve Ontoloji davasına adanmşlığıyla Hakim Bey’in antropolojik çabası ve Mağribi-Avrupa korsanlığına dair kültürel bağlantıları, yayıncısı Autonomedia’nın ticari kaygılarıyla gölgelenmiştir. Kitabın sansasyonel ve popüler bir korsan anlatısı gibi pazarlanma çabası, Wilson’ın sunduğu incelikli anarşist tarih okumasını ve özgün tezlerini maalesef arka planda bırakmıştır.Bu ticari pazarlama stratejisi ve editoryal yaklaşım, eserin derinliğini kısıtlayan en büyük handikap olmuştur: Eserin orijinal İngilizce yayıncısı (Autonomedia), ciddi bir tarihsel ve kültürel inceleme sunan bu metni, kitlelere daha kolay satabilmek amacıyla “popüler bir korsanlık hikayesi” ambalajına sokmayı tercih etmiştir. İçeriğin Gölgede Kalması: Wilson; Kuzey Afrika’daki korsan cumhuriyetlerini, Avrupalı renegadeleri (din değiştirenleri) ve alternatif bir toplumsal örgütlenme modeli olan özerk yapıları inceler. Fakat popülerleştirme çabası, yazarın kurduğu kültürel bağlantıların entelektüel ağırlığını zedelemiştir. Bu durum, kitabın akademik ve eleştirel çevrelerde hak ettiği ciddiyetle ele alınmasını zorlaştırarak metnin hakkını yemiştir. Aynı şekilde TAZ kitabının da kaos teorisi haricindeki tüm düşüncelerini lağvettiğini kendisi belirtmiş olmasına rağmen ifadeleri duyulmazdan gelmiştir. (Sub bu sebeple metnin Hakim’in sahiplendiği iki ana kısmını yayımlamıştır-yayımlayacaktır)
Çevirmen Taylan Onur’un Sunumu:
Bey’imizin yeterince çevirisini yapmış olmanın verdiği anlam huşusu ile sizlere yolculuğu özetlemek ve dahi her metnin bir otonom bölge olması mahremiyetini biraz askıya alarak makul sayılabilecek derecede genellemeler yapmakta fayda görmekteyim. Bu sebeple Bey’den bahsederken onun kendi örgüsü olan dilini, kültürel kavrayışını ve söylencelere verdiği önemi idrak makamında hakettiği yere oturtmak isterim.
Bey, metinlerinin hepsinde çok dilli bir çalışma yapmıştır. Bu diller arasında Sümerce, Akadca, Hititce, Anadolu ve dahi Mısır hiyeroglif yazıları, logogramik dillerin tümü, Farsça, Arapça, Türkçe, İbranice, Aramice, Ermenice, İngilizce, Fransızca, vs. gittikçe çoğalan bir dil deryasına düşersiniz. Okur tabi ki bunu çeviriler sebebiyle çok az farketmese de çalışması en zor filozof olarak görüyorum. Lakin adına modern çeviri dediğimiz ve tüm okur kitlelerini kapsamak isteyen çeviri anlayışlarıyla Bey’mizin metinleri çok sığ bir noktada karaya oturmaktadır.
İngilizce baskılarının sorunlu ve vasat olmasının sebebi tam da budur.
Bey, filolojik, etnolojik ve antropolojik derinliği yüksek metinlerin sahibidir. Şanslıyız ki anlatmak istediği konulara Türkçenin özellikle Osmanlı Türkçesinin kabiliyeti tam tamına oturmaktadır.
Bu sebeple sözde orijinal Amerikan baskılarına bel bağlayamadım. Çünkü o baskılar bir kâr umuduna sığınarak marketingleri için metinlerin ruhuna zarar vermişti. Metnin ruhunu tekrar geri kazanmak adına kolları sıvadım. Bu sayede Bey’imizin felsefesine sadık kalabildim.
Örneğin başka bir metinde ‘Enel Pudding’ e denk gelmiştik. Şenol Erdoğan ile bu konu üzerine müzakere ettikten sonra bunun helva olduğunu söyledi. Fakat şöyle bir durum vardı; bunu pudding diye okuyan İngilizce okur helva dendiğindeki alt metinde işleyen matemi anlamayacaktır. Basit bir gastronomi çevirisi olarak gözükse bile anlam bütünüyle dekonstrakte olur.
Elinizdeki Cihad-ı Bahriye aslında tüm dünyada Korsan Ütopyaları olarak bilinen metindir. Lakin metnin yanlış bilinen bir folklore olduğu hatta fakelore olduğunu eser boyunca okursunuz. Arapça, Farsça ve dahi islam terminolojisi olmadan çok yüzeysel kalacak bir metindir. Ki zaten Bey’imizin arzusu bu değildir.
Cihad-ı Tercümemiz mübarek olsun.
Bir zamanlar Marabata Burnu’nun en uç noktasında azametli bir kule yükselirdi; Hristiyanlar buraya Torre Blanquilla [Beyaz Kule] derlerdi, Müslümanlar arasında ise El-Minar olarak bilinirdi. Kule, gün boyu durmaksızın denizi seyreyler; geceleri ise suyun üzerindeki rüzgârın fısıltısıyla uykuya dalardı. Duvarları budaklı asmalarla bezeli kadim bir kuleydi bu; taşlarının arasında akrepler gizlenir, hava kararırken de etrafında şerri cinler toplanırdı. Her şeye vakıf olan çingeneler, kulenin vaktiyle Müslümanlarla cenk etmek için buraya gelen Portekizliler tarafından inşa edildiğini söylerlerdi. Ancere dağlıları ise daha sahih bilgilere sahiptiler; onlara göre kuleyi, hazinelerini duvarlarının ardında saklamak amacıyla korsan Lass el-Behar inşa etmişti.
Lass el-Behar, Rabat[1] ehliydi. Mahir bir kaptandı; üstelik bundan çok daha müşkül bir sanatta, yani insanlara hükmetme ilminde de pek üstaddı. İspanyollar ve İtalyanlar onun namını fazlasıyla iyi bilirlerdi. El-Behar’ın firkateyni bir kırlangıç kadar ince ve hafifti; yüz Hristiyan forsanın kürek çekişi, onu dalgalar üzerinde bir kuş gibi süzdürürdü. Denizcilerinin gözü karalığı ve korsanın farklı milletlerden Hristiyan sefinelerinden ganimet aldığı, her biri nevi şahsına münhasır çok sayıdaki topu sebebiyle bu gemiden dehşetle korkulurdu.
Lass el-Behar genç, yakışıklı ve cengâverdi. Tıpkı zengin ve kudretli Müslümanların kerimeleri gibi, esir düşmüş pek çok Hristiyan hatun da ona sırılsıklam sevdalanmıştı. Lakin o, ne Hristiyanların ne de Müslümanların aşkına meylederdi; zira sefinesi onun nazarında kadınların cemalinden çok daha azizdi. Gemisini, yiğit gazilerinin yoldaşlığını ve daha sonra gazavatnamelerde, kasidelerde ve şiirlerde yüceltilecek olan o şanlı cenkleri severdi. Hepsinden öte, kalbini kaptırdığı şey deryaydı; denize öylesine derin bir muhabbetle bağlıydı ki ondan uzakta yaşayamaz, onunla tıpkı bir erkeğin maşukasıyla konuştuğu gibi konuşurdu. Savaşçıları, onun namaz vaktinde dahi gözlerini kıbleden çevirip deryayı seyre daldığını anlatırlardı.
Iyd-i Kebîr [Kurban Bayramı] günü, silah arkadaşlarıyla birlikte El-Minar köyünde bulunan Lass el-Behar, kadının vaazını dinlemek ve müminlerle birlikte saf tutup namaz kılmak için Tanca’ya gitmek istemedi.
Adamlarına, “Siz gidin, ifa edin vazifenizi,” dedi. “Bana gelince, ben burada istirahat edeceğim.”
Kendini kulesine kapattı; oradan deryayı ve ufukta ağır ağır süzülen sefineleri temaşa edebilirdi. Rüzgârdan ziyade tatlı bir esinti olan şarki, suları sıcak yaz nuru altında raksa kaldırıyordu. El-Behar, “Kadının en beliğ vaazı bile asla bu manzaranın hüsnüne denk olamaz,” diye geçirdi içinden. “Hangi niyaz, ne kadar kusursuz olursa olsun, dalgalanan suların şu tatlı mırıltısıyla aşık atabilir? Yeryüzünde, âlemin bir ucundan diğer ucuna uzanan derya kadar kudretli ne var? Ah, keşke şu dalgalar bir hatun olsaydı da onunla nikâhlansaydım; şu okyanus da içinde secdeye varacağım bir cami olsaydı.”
Bu tefekkür zihninden akıp giderken, batıda bir fırtına koptu; ovaları ve dağları kasıp kavurarak kulenin etrafında uğuldadı. Martılar havf[2] içinde çığlık atarak uzaklaştı; koyun sürüleri çılgınca ağıllarına doğru koşuştu. Bu azaplı fırtına bir gün bir gece sürdü.
Rüzgâr dindiğinde ve deniz binlerce öküz gibi böğürmeyi kestiğinde, Lass el-Behar kulesinden aşağı indi. Kayalar ile su arasında uzanan dar kumsalın üzerinde bembeyaz ve buz gibi uzanmış bir hatun gördü. Adımlarını sıklaştırdı, yaklaştı.
Kendi kendine, “Bir Hristiyan olmalı,” diye fısıldadı, “zira saçları yeni eritilmiş altın renginde.”
Onu yerden kaldırdı ve kollarına aldı.
“Belki de hâlâ hayattadır,” dedi.
Hatun gözlerini açtı; gözleri yeşildi, tıpkı kayaların çatlaklarında biten yosunların yeşili gibi. O bir bahriye idi, deryadan gelme bir cinniye [dişi cin] idi. Cemali bir efsun gibiydi ve El-Behar ona delicesine sevdalandı. Gazilerini ihmal etti; o süratli firkateynini, şanını, şerefini ve hatta Allah’a olan niyazlarını dahi unuttu.
Ona, “Seni yeryüzündeki her şeyden çok seviyorum,” diyordu, “canımdan ve ahiretteki necatımdan [kurtuluşumdan] bile çok.”
İ’tidâl[3] vakti geldiğinde, hiddetli derya bir kez daha kuleyi dövmeye başladı ve yakındaki köyü tehdit etti. Suları, Şarf Nehri’nin sularına karıştı ve hatta Tanca el-Bâliye’nin bağlarına, bahçelerine kadar ulaştı.
Korsan, maşukasına, “Okyanus kulemizi yerle yeksan edecek,” dedi, “Haydi, dağlara kaçalım.”
Bahriye tebessüm ederek sordu: “Okyanustan niçin havf edersin? Sen onu her şeyin fevkinde sevmez miydin? Onun kudretini ve azametini her daim methetmez miydin? Deryayı seyretmek için başını Mekke cihetinden[4] dahi çeviren sen değil miydin? Ben deryanın kızıyım. Buraya, ona beslediğin o büyük muhabbetin mükâfatı olarak geldim. Şimdi derya beni geri çağırıyor. Elveda Lass el-Behar, beni bir daha asla göremeyeceksin.”
Korsan, “Beni terk etme,” diye yalvardı, “sana niyaz ederim, beni bırakma. Sensiz saadet yüzü göremem.”
Bahriye cevap verdi: “Saadet, yalnızca Allah’tan korkan ve O’nu yücelten müminlere mahsustur. Gitmek mecburiyetindeyim. Beni çağıran o sese isyan etmeye cesaretim yoktur; lakin arzu edersen peşimden gelebilirsin.”
Cinniye, cezir dalgalarıyla birlikte süzülüp gitti ve Lass el-Behar da deryanın o karanlık derinliklerine doğru onun izini sürdü. Bir daha onu gören olmadı. Şimdi o, Cebelitarık ile Tres-Forcas Burnu[5] arasındaki dalgaların altında uyumaktadır. İnsanların amelleriyle mizan olunacağı ve yeryüzünün, nihayetinde tamamen yok olup gidecek bir gölgenin gölgesine dönüşeceği o haşr[6] gününe dek uyanmayacaktır.
Zira Allah, her şeye Kadîrdir.
[1] Rabat (رِبَاط), Arapça: Kelime kökeni olarak “bağlamak, iliştirmek, sabitlemek” (gönlünü bağlamak veya atı bağlamak) anlamına gelen r-b-t kökünden türemiştir. Kur’an-ı Kerim’de geçen ve kalplerin inançla pekişmesini anlatan “Râbıta” terimiyle de aynı köktendir. İslam’ın ilk yüzyıllarında, özellikle Kuzey Afrika (Mağrib) ve Endülüs sınırlarında, düşman saldırılarını gözlemek ve cihat etmek amacıyla kurulan korunaklı sınır karakollarına veya askeri kalelere “Rabat” denirdi. Bu kalelerde gönüllü olarak sınır nöbeti tutan askerlere/gâzilere de “Murâbıt” adı verilirdi (Tarihteki ünlü Murabıtlar Devleti adını buradan alır). Bizim çevirdiğimiz efsanedeki korsan Lass el-Behar’ın da “Rabat ehli” olması bu yüzden çok manidardır; çünkü Rabat, deniz gazilerinin ve korsanların üssüydü. Bugün Fas’ın (Morocco) başkenti olan Rabat şehrinin adı da tam olarak buradan gelir. Şehir, 12. yüzyılda Muvahhidler döneminde Endülüs’e yapılacak seferler için devasa bir askeri üs ve kale-kent (Ribâtü’l-Feth – Zafer Kalesi) olarak kurulduğu için bu ismi almıştır.
[2] Havf (خَوْف), Arapça kökenli bir kelime olup sözlükte “korku, kaygı, endişe” anlamına gelir. Özellikle tasavvufta ve İslami literatürde çok sık kullanılan bir terimdir. Tasavvuf düşüncesinde genellikle “havf ve recâ” (خَوْف وَرَجَاء) [korku ve ümit] şeklinde bir ikili olarak karşımıza çıkar; yani bir müminin Allah’ın gazabından korkması ile O’nun rahmetinden ümit var olması arasındaki o hassas dengeyi ifade eder.
[3] İ’tidâl (اعْتِدَال): Kelime anlamı “dengeleme, eşitlenme” demektir. Astronomide doğrudan ekinoksu ifade eder. İ’tidâlü’l-leyli ve’n-nehâr (اعْتِدَال اللَّيْل وَالنَّهَار): Tam çevirisi “Gece ve gündüzün eşitlenmesi”dir. Arapçada ilkbahar ekinoksuna İ’tidâl-i Rebîî, sonbahar ekinoksuna ise İ’tidâl-i Harîfî denir.
[4] Kıbleden.
[5] Cape Tres Forcas (İspanyolca: Cabo de Tres Forcas, Arapça: Ras Kebdana veya Ras el-Deyr), Fas’ın kuzeyinde, Akdeniz’e doğru devasa bir üçgen şeklinde uzanan çok stratejik bir burundur. İspanyolca “Tres Forcas”, “Üç Çatal” anlamına gelir. Denize doğru uzanan burnun ucu, çatallı bir mızrağı andıran üç büyük kaya kütlesinden oluştuğu için bu adı almıştır. Denizciler haritada o burnu gördüklerinde, denizin içinden fırlayan üç devasa sivri kayayı deniz tanrısı Poseidon’un (ya da Neptün’ün) o meşhur üç dişli mızrağına (trident) benzetmişler. Bu sebeple Üç Dişli Mızrak Burnu demek çok doğru olacaktır.
[6] Haşr (حَشْر), Arapça kökenli bir kelime olup sözlükte “toplamak, bir araya getirmek, mahşer yerine sevk etmek” anlamına gelir.
