Nefis Muhasebesinde Kutsal Ruh Risalesi ve
Ahiret Yolunda Kendisinden Feyz Aldığım Kimselerin Anılması Hakkında Değerli İnci
Muhyiddîn İbnü’l Arâbî
152 S.
24 Ağusstostan 2026dan itibaren kargolanır…
Rûhu’l-Kuds ve ed-Durretü’l-Fâhire
Burada tercümesi sunulan hal tercümeleri (biyografik notlar), Miladi XII. ve XIII. asırlar arasında yaşamış olan İslâm Endülüsü’nün ve yer yer diğer coğrafyaların birtakım meşâyih-i sûfiyyesinin ahvâl, itikad ve talimâtına dairdir. Bu hal tercümeleri, hayatı ve eserlerine dair muhtasar bir hülasa bu mukaddimenin bir cüzünü teşkil eden meşhur Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin (yahut İbnü’l-Arabî) iki ayrı eserinden derlenmiştir.
Bu eserlerden ilki ve en mühim olanı, onun Rûhu’l-Kuds fî Muhâsebeti’n-Nefs (Nefsin Muhasebesinde Kudsî Ruh) isimli risalesidir. Eser, Şeyh’in Tunis’te mukim bulunan kadim dostu Ebu Muhammed Abdülazîz b. Ebi Bakr el-Kureşî el-Mehdevî’ye hitaben kaleme aldığı bir mektup (risale) suretindedir. Mekke-i Mükerreme’de Hicri 600 (M. 1203-1204) senesinde telif olunan bu eser, üç ana mevzuyu muhtevidir:
İlk mevzu, müellifin kendi asrında tasavvuf usul ve erkânında baş gösterdiğini müşahede ettiği pek çok suistimal, bid’at ve noksanlıktan yana izhar ettiği şikâyet ve inkisardır. İkinci kısım ise bu menfi ahvalin telafisi sadedinde, Şeyh’e bizzat rehberlik etmiş yahut kendileriyle mülaki olup sohbetlerinde bulunmuş elli beş kadar sûfiyyeden müteşekkil meşâyihin ahvâl ve talimâtına tahsis olunmuştur. Eserin ana gövdesini teşkil eden bu bölüm, işbu çalışmada eksiksiz (in toto) olarak tercüme edilmiştir. Müellifin beyanına göre bu kısmın gayesi; vuku bulan bunca suistimale rağmen İslâm âleminde ali mertebelere, yüksek kemalât ve irfana vasıl olmuş pek çok sûfînin halen mevcut bulunduğunu ispat etmektir. Rûhu’l-Kuds’ün üçüncü ve son kısmı ise, seyr-i sülûk ve tarik-i haktan tahsil olunan manevi tecrübeler sırasında karşılaşılan müşkilât ve engellerin, müellifin bizzat kendi ahvâl ve müşahedelerinden misallerle izah ve tasvirinden ibarettir.
Şüphesiz ki bu eser pek çok bakımdan fevkalade bir ehemmiyeti haizdir: Müellifin erken dönem hayatı ve seyr-i sülûkündaki manevi inkişafı, Batı İslâm coğrafyasındaki (Magrib ve Endülüs) tasavvuf tarihi ve son olarak da hakiki tasavvufî talimât ile ameli esaslara ışık tutması bakımından müstesna bir mevkiye sahiptir. Nitekim Rûhu’l-Kuds, İbnü’l-Arabî’nin eserleri arasında hem Arapça aslı itibarıyla tabedilen hem de Avrupa dillerine tercüme edilme şerefine nail olan mahdut metinlerden biri olması sebebiyle müstaşrik ve müdekkiklerin nazarlarından kaçmamıştır.
Eser üç kez tabedilmiştir: İlk olarak Kahire’de (H. 1281) Yahya Efendi nüshasına (nr. 2605) istinaden; ikinci olarak M. Asín Palacios tarafından Madrid’de (1939) Escorial nüshasından (nr. 741, vr. 21-40); son olarak da yakın zamanda Şam’da (1964) merhum Muhammed b. Muhammed el-Cezâirî koleksiyonundaki bir yazmadan faydalanılarak ve H. 1281 baskısıyla mukayese edilerek basılmıştır. M. Asín Palacios, eserin biyografi bölümünü Vidas de Santones Andaluces başlığıyla İspanyolcaya da tercüme etmiş ve 1939’da Madrid’de yayımlamıştır.
Kendi tercümem hususunda ise tamamen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde muhafaza edilen (79a, vr. 1-103) fevkalade bir yazma nüshaya itimat ettim. Hicri 600 (M. 1203-1204) tarihini taşıyan bu nüsha bizzat İbnü’l-Arabî tarafından ketbedilmiş[1] (Müellif Hattı) olup, eser Şeyh’in huzurunda okunmuş (kıraat) ve derkenarlardaki tashihler yine kendi eliyle ilave edilmiştir. Bu nüshanın nihayetinde en az dokuz adet semâ kaydı (icazet/aslına uygunluk belgesi) bulunmaktadır. Bu yazmanın haiz olduğu müstesna evsaf sebebiyle, eserin diğer nüshalarına müracaat etmeye lüzum görmedim.
İşbu tercümeye yalnızca bir kısmı dâhil edilen ikinci eser ise, İbnü’l-Arabî’nin ed-Durretü’l-Fâhire fî Zikri Men İntefa‘tü Bihî fî Tarîki’l-Âhire (Âhiret Yolunda Kendilerinden İstifade Ettiğim Kimselerin Zikrine Dair Kıymetli İnci) isimli risalesidir. Maalesef bu eser, İbnü’l-Arabî’nin Endülüs yahut Kuzey Afrika’da bıraktığı aynı isimdeki çok daha mufassal bir çalışmasının yalnızca bir muhtasarı (hülasası) hükmündedir. Bu muhtasarın hangi şartlar altında kaleme alındığı en güzel şekilde İbnü’l-Arabî’nin kendi ifadeleriyle tasvir edilmektedir: “Şam’da bana lütuf ve ikramda bulunan ihvandan biri, ahiret yolunda kendileriyle mülaki olduğum ve istifade ettiğim kimselerden bazılarını kaydettiğim bir kitabın muhtevasından kendisini haberdar etmemi rica etti. Lakin Garb’da (Batı İslam dünyasında) bıraktığım için kitabın bir nüshası yanımda yoktu. Ben de onun için bu muhtasarı kaleme aldım.”
Nitekim Rûhu’l-Kuds (Mehdeviyye) risalesinde, biyografi bölümünün îcâzını (kısalığını), meşâyihine dair daha mufassal bilgiyi ed-Durretü’l-Fâhire’de vermiş olmasıyla izah eder. Ne var ki elimizdeki bu muhtasar metin, Rûhu’l-Kuds’teki bölümden dahi daha kısadır.
ed-Durretü’l-Fâhire benzer nitelikte pek çok malzeme ihtiva ettiğinden, işbu tercümede eserin yalnızca Rûhu’l-Kuds’te yer almayan kısımları nakledilmiştir. Rûhu’l-Kuds’te ele alınan şeyhlerin birçoğu ed-Durretü’l-Fâhire’de de kayıtlı olup; burada haklarında bazen daha mufassal, bazen de daha muhtasar bilgiler verilmiştir. Rûhu’l-Kuds’te zikredilen elli beş zattan yalnızca yirmi altısı ed-Durretü’l-Fâhire’de bulunmaktadır. Buna ilaveten ed-Durretü’l-Fâhire, on altı başka şeyhin daha hal tercümesini sunarak bünyesindeki müntesip sayısını kırk ikiye çıkarmaktadır. Böylelikle her iki eser yekûnunda, dördü kadın olmak üzere yetmiş bir civarında zat kayda geçirilmiş olmaktadır.
Görünüşe göre ed-Durretü’l-Fâhire’nin günümüze ulaşan yegâne yazma nüshası İstanbul’da, Esad Efendi koleksiyonunda muhafaza edilmektedir. Brockelmann da dâhil olmak üzere pek çok araştırmacı ed-Durretü’l-Fâhire ile Rûhu’l-Kuds’ü birbirine karıştırmış;[2] nitekim bir zamanlar ed-Durretü’l-Fâhire zannedilen yazmaların esasen Rûhu’l-Kuds nüshaları olduğu anlaşılmıştır. Esad Efendi nüshası girift/intizamsız bir nesih hatla yazılmış olup, kimi kelime, isim ve terkipleri okumak neredeyse imkânsızdır. Yazmanın tahrir tarihi H. 1006 / M. 1597-1598’dir; bu durum, eserin telif edildiği asıl nüsha ile bugüne ulaşabildiği bilinen yegâne nüshanın istinsahı arasında dört yüz yıla yakın bir zaman diliminin geçtiğini göstermektedir.[3]
ed-Durretü’l-Fâhire’nin mufassal olup günümüze ulaşmayan asli nüshasına gelince; Rûhu’l-Kuds’te zikredildiği ve bu eser de H. 600 tarihini taşıdığı için, söz konusu asli metnin H. 600 (M. 1203-1204) senesinden evvel kaleme alınmış olması mukadderdir. İbnü’l-Arabî’nin H. 627 (M. 1230) yılında seçkin talebesi Sadraddîn-i Konevî’ye teslim ettiği kendi eserler envanteri hükmündeki Fihrisü’l-Müellefât’ında ed-Durretü’l-Fâhire;[4] muhtemelen İbn Sa‘dûbûn gibi bir dostunun nezdinde bırakıp bir daha göremediği eserler arasında değil, Garb’da (Batı İslam dünyasında) yazılıp H. 627 tarihi itibarıyla dahi eldeki nüshaları muhafaza edilen eserler arasında listelenmiştir. Bu durum, eserin mufassal ve tam bir yazma nüshasının ileride gün yüzüne çıkma ihtimalini kuvvetlendirmektedir.
ed-Durretü’l-Fâhire’nin muhtasar nüshası hususunda iki temel mesele/müşkilat karşımıza çıkmaktadır: Birincisi eserin telif tarihi, ikincisi ise ed-Durretü’l-Fâhire ile Rûhu’l-Kuds (Mehdeviyye) arasında yer alan isim ve rivayet farklılıklarıdır.
ed-Durretü’l-Fâhire’nin elimizdeki muhtasarının telif tarihine gelince; İbnü’l-Arabî’nin yukarıda nakledilen “Şam’daki ihvandan biri” ifadesinden ve keza Şam’da bulunduğu sırada Ahmed er-Rifâî hakkında ulaştığı malumata dair atfından anlaşıldığı üzere, eser Şam’ı ziyaretinden sonra, yani H. 620 / M. 1223 senesinin ardından kaleme alınmış olmalıdır.
Bu muhtasarın Rûhu’l-Kuds’ün telifinden bunca yıl sonra yazılmış olması vakıası, birtakım hadiselerin Rûhu’l-Kuds ile ed-Durretü’l-Fâhire’deki anlatıları arasında görülen tefaveütü (farklılıkları) izah etmede kolaylık sağlamaktadır. İbnü’l-Arabî’nin Fes şehrinde İbn Ca‘dûn ile mülaki olmasına dair nakil, bu durumun güzel bir misalidir. Aynı şekilde iki eser arasında bazı meşâyihin isimleri bakımından da ciddi farklılıklar mevcuttur. Misalçün; Rûhu’l-Kuds’teki “Ebû Ca‘fer el-Uryânî”, ed-Durretü’l-Fâhire’de “Abdullah el-Uryânî” şeklinde kayda geçirilmiştir.Cüz’î farklılıklarla nakledilen hadiseler hususunda ise, ancak mürûr-ı zaman neticesi müellifin hafızasından kaynaklanan bir gafletin rol oynadığı söylenebilir.
[1] Ketbedilmiş (كُتِبَ / Ketebehû) ve Nüsha Tenkidindeki Yeri: Ketbedilmiş ifadesi, yazma eser geleneğinde metnin yazıya geçirilme (istinsah/yazım) fiilini ifade eder. Ancak bu kaydın akademik ve kütüphanecilik değeri, metni kimin ketbettiği (yazdığı) ile doğrudan ilintilidir: Müstensih Hattı (Kopyalama Nüsha): Eserin başka bir kâtip (müstensih) tarafından müellif nüshasından bakılarak yazıldığını gösterir. Müellif Hattı / Otograf (Otograf Nüsha): Metnin bizzat müellifin (burada İbnü’l-Arabî) elinden çıkmış olduğunu ifade eder. Yazma eser tenkidinde (filoloji) en yüksek sıhhat derecesi müellif hattı olan nüshalardır. Şeyh-i Ekber’in eserlerinin pek çoğunda olduğu gibi, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki (FY 79a) bu nüshanın da bizzat müellifi tarafından ketbedilmiş olması (müellif hattı), metni sonraki müstensih hatalarından (tashif ve tahrif) tamamen müberra kılmaktadır. Ayrıca nüshanın derkenarlarındaki tahrir, ilave ve tashihlerin de yine müellifin kendi eliyle yapılmış olması, metnin müellif tarafından arz ve tashih edildiğinin (mukabele olunmasının) kesin kanıtıdır.
[2] Alman oryantalist Carl Brockelmann’ın abidevi eseri Geschichte der arabischen Litteratur (GAL), Arap edebiyatı ve İslam yazmaları için temel başvuru kaynağıdır. Ancak İbnü’l-Arabî’nin bazı eserlerinin benzer isimler taşıması (ed-Durretü’l-Fâhire ile Rûhu’l-Kuds’ün muhtevalarının hagiografik paralellik göstermesi) sebebiyle Brockelmann kütüphane kataloglarındaki yanlış kayıtlara dayanarak iki eseri birbirine karıştırmış, Rûhu’l-Kuds nüshalarını ed-Durretü’l-Fâhire olarak ilan etmiştir. Bu karışıklık Osman Yahya’nın envanter çalışmalarıyla düzeltilmiştir.
[3] Süleymaniye Kütüphanesi bünyesinde muhafaza edilen Esad Efendi Koleksiyonu (Osmanlı Şeyhülislamı Sahaflarşeyhi-zâde Mehmed Esad Efendi’nin zengin kütüphanesi), İbnü’l-Arabî külliyatı açısından hayati öneme sahiptir. Metinde geçen ed-Durretü’l-Fâhire muhtasarı (nr. 1777), eserin dünyada bilinen tek nüshasıdır. Yazmanın geç tarihli (H. 1006) ve müstensihinin hattının “düzensiz nesih” olması, metin tenkidinde tashif ve tahrif riskini artırmaktadır.
[4] Şeyh-i Ekber’in Şam’da kaleme aldığı ve halifesi Sadraddîn-i Konevî’ye bıraktığı bu fihrist (Fihrisü’l-kütübi’lletî ketebehâ el-Şeyh fi’l-Garb ve’ş-Şark), otantik İbnü’l-Arabî külliyatını tespitte en birincil belgedir. İbnü’l-Arabî burada eserlerini “Garb’da bıraktıkları” ve “kendi yanında bulunanlar” diye ayırır. ed-Durretü’l-Fâhire’nin mufassal aslının kaybolmadığı, en azından H. 627’de hâlen mevcut olduğu bilgisi doğrudan bu envantere dayanır.
