Mimosa pudica – Küstüm otu

225,00

Percy Bysshe Shelley

Çizer: Laurence Housman

48 s.

10 EYLÜL 2026 ÇIKIŞ-KARGO TARİHLİ

 

Shelley, Küstüm otu’nu yazdığında şiir serüveninin sonuna iyice yaklaşmıştı. Şiir, Shelley’lerin 1820 yılının ocak ayı sonlarında gittikleri Pisa günlerine aittir. Ertesi kış —Shelley için acı verici çağrışımlarla dolu, talihsizliğin türlü cesaret kırıcı işaretleri ve hatırlatmalarıyla yüklü bir kış— güzellik ile ölümün bu gizemli şarkısını yazdı. Şiirin düşüncesi, anlaşılan, Bayan Shelley’nin Arno’nun güney yakasında oturdukları evde kendi odasında çevresine topladığı çiçeklerden doğmuştu. İtalya’nın kış güneşi altında yayılan kokuları ve solup giden güzelliklerinin uyandırdığı duygu, okuduklarımızdan bildiğimiz daha ağır birtakım etkilerle —çok sevilen bir çocuğun ölümü, sevgili bir dostun hastalığıyla— birleşerek, hiç kuşkusuz, eski bir İtalyan şairinin hayal gücünün işlemesine elverişli saydığı o “hatıralara sinmiş keder ve pek hüzünlü haz atmosferi”ni yaratmıştı. Ama hangi koşullar altında gerçekleştiğini bilmemiz, bir mucizeyi daha az mucizevi kılmaz; Küstüm otu hakkında, şiirin bütün koşullarını ve yazıldığı unutulmaz Pisa günlerinde şairin içinde bulunduğu ruh hâllerini bir araya getirdikten sonra bile açıklanamayan bir şey kalır.

Anlayabildiğimiz kadarıyla Shelley bütün bu dönem boyunca şiiri ve şiirlerinin o güne dek gördüğü karşılık konusunda son derece yılgındı. Medwin ve başkalarından, özellikle eleştirel kamuoyunun güçlü üç aylık dergilerinin bitmek bilmeyen saldırıları karşısında duyduğu öfkeyi öğreniyoruz. 1820’de Ollier’ye yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “Bir daha yazıp yazmayacağımdan kuşkuluyum. Şiirin cehennemine de cennetine de razı olabilirdim; ama arafının azapları beni bunaltıyor, hem de güçlerimi bu sıkıntıya son verecek kadar harekete geçirmeden.” Ne var ki Shelley ölçüsünde güçlü bir esine sahip bir şair yazmamaya karar verdiğinde, içsel yaratıcı gücünün onu yeni uçuşlara her zamankinden daha güçlü biçimde sürüklemesi muhtemeldir.

“Bir Tarla Kuşuna Övgü”, “Atlas Cadısı”, “Özgürlüğe Övgü” ve başka şiirler bu döneme aittir; bunların yanında, şairin haklarının ve elinden alınamaz özgürlüklerinin yenilmez bildirisi olan düzyazı eseri Şiirin Savunusu vardır. “Atlas Cadısı”ndaki bir iki kıta ile Savunu’daki bir iki bölüm, Küstüm otu’nun gizli imgesel kökenleriyle, Shelley’nin başka herhangi bir yazısında bulabileceğimiz şeylerden çok daha yakından bağlantılı görünmektedir. Dağların ışık saçan yaratığının karşımıza çıktığı o tuhaf ve ezgili dizeleri ele alalım —kendi güzelliğinin ışığına bürünmüş o güzel kadın; zürafanın, alaca dişi aslanın, çobanların ve dağlı genç kızların yanına geldikleri kadın:

“Çünkü güzeldi o: güzelliği
Aydınlık dünyayı solduruyor, onun dışındaki her şey
Bir gölgenin geçici sureti gibi görünüyordu:
Hiçbir canlı ruhun düşüncesi,
—bir kez onun bakışlarına açığa vurulmuşsa—
Bu uçsuz bucaksız dünyada hiçbir şeye,
Çepeçevre göklerin altındaki hiçbir umuda bağlanamazdı;
Yalnız onun suretinde, gözlerinin en derininde kalabilirdi.”

Kokulu meskeninin derin kuytuları
Büyülü hazinelerle doluydu —havanın sesleri,
Bütün ruhları kendine bağlayacak kudrette,
Orada kristal sessizliğin hücrelerinde saklı.

Birkaç kıta sonra, toprağa sarılmış, bütün yaz tatlı çiyle sulanmış o tuhaf tohum düşüncesiyle karşılaşırız. Sonunda:

Bitki güçlenip yeşerdi —parlak çiçek
Düştü ve uzun, sukabağına benzer meyve
Işığı ve çiyi, içsel bir güçle
Kendi cevherine dönüştürmeye başladı.

Sanırım bu, bizi Küstüm Otu düşüncesine, Shelley’nin şiirinin Shelley’ye en özgü başka herhangi bir bölgesinde yaklaşabileceğimiz kadar yaklaştırıyor. Sonraki şiiri okurken bu dizeler durmadan zihne dönüyor; şiire, neredeyse aynı ölçüde, Savunu’daki en az bir bölümün hayaleti de siniyor. Shelley orada, “hayatın aysız aralıklarına musallat olan ve kaybolup giden hayaletleri” yakalamayı bilen; onları dilin ya da biçimin örtüsüne bürüyüp, kardeşlerinin yaşadığı kimselere akraba bir sevincin tatlı haberlerini taşısınlar diye insanların arasına salan bir Şiir’den, uçucu bir belagatle söz eder.

Shelley’nin şiiri için seçtiği bu âlemin ne denli nadir ve neredeyse elle tutulmaz koşullara bağlı olduğunu düşündüğümüzde ve onun en özlü ifadelerinden biri olarak Küstüm otu’na döndüğümüzde, başlangıçta, ona akraba başka bir sanatın böylesi bir şiiri etkili biçimde yorumlama gücüne sahip olabileceğine yarı yarıya inanamaz hâle geliriz. Oysa gerçekte şiirde, insanın ancak kıtalarını bu tür etkileri gözeterek dikkatle incelemeye başladığında hatırladığı ölçüde somut bir imgeler dünyası vardır —ister doğrudan gösterilen ya da açıkça simgeleştirilen çiçekler ve yabani otlar olsun, ister onların arasında dolaşan Kadın.

Özellikle simgeci sanat için Küstüm otu, Shelley’nin diğer bütün şiirlerinden daha elverişlidir. Metafiziğe eğilimli ve çözümleyici maharet konusunda biraz da Alman sabrına sahip bir eleştirmenin, ölümlülüğe ilişkin bu enfes masalın içine, şairin kendisinin varlığından hiç kuşkulanmadığı başlı başına bir anlamlar dünyası yerleştirmesi pekâlâ mümkündür. Fakat simgeci sanatçı, aynı zamanda —olması gerektiği gibi— simgeci bir şairse, sanatı onu bundan korur. Şiirin ruhu onu ele geçirir ve akraba sanatlar ile duygudaş mizaçlar arasındaki kaçınılmaz farklılıklar bir yana bırakıldığında, şiirin kendi temel nitelikleriyle ve ifade biçimleriyle gerçekten ve incelikle uyuşan bir yorumdan başkasını ona yaptırmaz. Gerçek şairler, şarkılarının ilk etkisi çoktan silinip gittikten sonra bile onun başlangıçtaki açılımlarını ve etkilerini genişletmeyi sürdürme gücüne sahiptir. Shelley, Merlin’in büyülü evi gibi durmaksızın genişleyebilen bir âleme alışılmadık ölçüde güçlü bir lirik büyüyle hükmeder; öyle ki sonunda onu bu şiirdeki bahçenin kederli ruhu olarak değil, “Apollon İlahisi”nin ışık saçan ruhu olarak görürüz:

Çalgının da dizenin de bütün ahengi,
Bütün kehanet, bütün şifa benimdir;
Sanatın ve doğanın tüm ışığı —
Hem zafer hem övgü şarkımın hakkıdır.

 

-Ernest Rhys