Rüya İlmihali: …

430,00

İslam, Taoizm, Şamanizm & Kültlerde Rüya, Üveysî Gelenek, İnisinasyon

ve Kutsal’ın Metinsel Üretimi

Ahmed b. İdrîs’in Risâletü’l-Esâs eseri ekiyle

Türkçesi Taylan Onur
Hakim Bey Sub Press Kitalığı’nın 21. Kitabıdır
Hakim Bey Kitaplığı Şe’n-ol Erdoğan Tarafından Hazırlanır.

164 s.

öngörülen kargo ve dağıtım tarihi 10 Ağustos 2026

 

Hakim Bey’in Önsözü

Bu metin kimin için kaleme alınmıştır? İlk olarak, İbn Arabi Cemiyeti’nin ABD şubesinin Ekim 1995’te Berkeley, California’da düzenlediği toplantı için bir bildiri olarak başlanmıştı. Fakat o tarihe kadar metin, ayrılan süre içinde tamamını sunmaktan ziyade yalnızca takdim edilebilecek küçük bir kitaba dönüşmüştü bile. Cemiyet üyelerinin tabi ki İbn Arabi hakkında temel bilgilere ihtiyacı yoktu; tasavvuf ile Taoizm’i karşılaştırma gerekçelerim üzerine de pek bir açıklamaya gereksinim duymuyorlardı. Zira onlar için, Cemiyet’in bir diğer kurucusu olan merhum ve muhterem meslektaşımız Profesör Toshihiko Izutsu’nun yöntemini ve örneğini hafızalarda canlandırabilmiştim; kendisi Sufism and Taoism (Tasavvuf ve Taoizm) adlı eseriyle bu “karşılaştırmalı dinler” alanının öncülüğünü yapmıştı. Böylelikle, mevcut metnin doğrudan Cemiyet için tasarlanmış sözlü bir versiyonu ortaya çıktı. Bu cemiyet; akademisyenleri, tasavvuf araştırmacılarını, çeşitli ekollerden uygulamacı sufileri ve benim gibi kitlelere ulaştıranları (vulgarisateurs[1]) bünyesinde barındırmaktadır. Cemiyet, bizzat İbn Arabi’nin kendisine (metinlerimizde “Şeyhimiz”, “En Büyük Şeyh” [eş-şeyhü’l-ekber], “Doctor Maximus” vb. olarak geçer) yaraşır bir hoşgörü ve kapsayıcılıkla, farklı inançlara mensup olan ya da hiçbir inancı olmayan kişileri de içermektedir. Görüş ayrılıkları ve hatta polemikler baş gösterebilir; ancak herkes, Şeyh’e duyulan hayranlık ve onun eserlerini yayma arzusu etrafında birleşmiştir.

Dolayısıyla, bir düzeyde metnim, çeşitli potansiyel okuyucular için —örneğin hem ortodoks inançlı bir sufi hem de agnostik bir teoloji uygulamacısı için— faydalı olma çabasını temsil etmektedir. Bu kitap; “yapısalcılığın” yapılarını şart koşmaksızın, karşılaştırmalı din ve karşılaştırmalı edebiyat tekniklerini kullanarak belirli “derin yapıları”, daha ziyade incelenen materyalin kendisinden doğrudan doğruya ortaya çıkabilecek yankı uyandıran kalıpları açığa çıkarmaya çalışmaktadır. Böyle bir deneyde, “inanç” ya bir “inançsızlık” üzerine kurulu önceden belirlenmiş bir konumu benimsemek gereksiz görünüyordu; bir araya getirilen materyallerin ve metinlerin tabiri caizse kendi kendilerine etkileşime girmelerine ve belki de beni şaşırtmalarına izin vermek daha verimli görünüyordu. Böylece yazma eylemi —inşallah— bir epistemoloji eylemine dönüşmektedir. Dahası bu yaklaşım, tartışılan konuya da özellikle uygun görünüyordu: Epistemik bir deneyim, bir “inisinasyon” ve bir metin olarak rüyalar. Bu yüzden, geleneklerden her birinin —yalnızca tasavvuf ve Taoizm’in değil, aynı zamanda Şamanizm’in, Afro-Amerikan senkretizminin, erken dönem Hristiyanlığın vb.— hem kendi adına konuşmasına hem de ardından, sohbete “din”, “bilim” veya diğer ideolojilere dayalı hiçbir yazarla önkoşul ya da kategori dayatmaksızın diğerleriyle konuşmasına izin vermek istedim. Eğer bu yöntem, bu alanlardaki Hakiki Müminlere, inancın ya da inançsızlığın dogmacılarına nahoş gelirse, o halde metnin onlar için yazılmadığını basitçe kabul edip yolumuza devam edebiliriz.

Bununla birlikte bu rüya kitabı, nesnellik veya niyetsizlik konusunda asılsız iddialarda bulunmamaktadır. Kitabın niyetini açıklığa kavuşturmak için, Cemiyet’e daha önce sunduğum ve İslamın Kıyısındaki Yazılar kitabımda modern tasavvufta otorite sorunları üzerine bir makale olarak yer alan bir bildiriye atıfta bulunmalıyım. Bu metin, “Tarikatların Tasavvufu”ndaki otorite teorisinin eleştirisi olasılığını ortaya koyuyordu. Böyle bir derin düşünceye yol açan vesile; New Age’in —birçok Sufi Tarikatı da dâhil olmak üzere— karanlık yüzünü oluşturan, manevi gücün otoriter ve cinsel istismarıdır. Ancak sorun yalnızca “sahte mürşitler” ve “gerçek otoriteler” sorunu değildir; sorun otoritenin kendisidir. Guru (Arapça mürşid) eleştirisi pek çok farklı bakış açısından yapılabilir. Benim ilgimi çeken şey ise tasavvuf (veya daha kapsayıcı bir ifadeyle “batıni İslam”) içindeki çeşitli otorite karşıtı konumların tutarlılığıydı. Ortodoksluk bağlamında, “manevi anarşi” ve heretikliğe meyleden radikal bir versiyondan ve eşitlikçi “neo-tasavvufa” meyleden muhafazakâr bir versiyondan söz edebiliriz. Ancak bu iki versiyon, (bu çalışmada incelenen ve her iki ucu da barındırmış olan) Veysî geleneği veya Türk Melâmîliği (“Kınanmışlar”) gibi fenomenlerde birbiriyle bağlantılı görünebilir. Benim —polemiksel olarak benimsediğim— şahsi konumum, “Tarikatların Tasavvufu”nun barındırdığı o muazzam kültürel ve manevi mirasın, bu mirasın harcında olan otorite ilkesinin tarihsel çöküşü nedeniyle tehlike altında olduğu yönündeydi. Bu soruna yönelik kişisel tepkim, Cemiyet’e sunulan daha önceki metinlerde (örneğin Scandal: Essays in Islamic Heresy kitabındaki (bu amerikalı yayıncı kurgusu kitap dahilindeki metinlerin tümü SP tarafından basılmıştır.) “Anti-Halife” makalesinde) zaten ana hatlarıyla belirtilmişti; ancak İslam’ın Kıyısındaki Yazılar: Kutsal Sürükleniş’in yukarıda zikredilen bölümünde, neo-tasavvufun ortodoks konumuyla ve onun yalnızca manevi pratiğinde değil, aynı zamanda örneğin sömürgeci emperyalizme karşı yürüttüğü tarihsel mücadelede de kendini gösteren doğası gereği otorite karşıtı duruşuyla da ilgileniyordum. Bu tarihi hayranlık uyandırıcı ve sempatik buluyorum. Bu tarihin büyüleyiciliği, Kutsal Sürükleniş’te yer almayan bir örnekle de resmedilebilir.

Libya’daki İtalyan sömürgeci (ve daha sonra Faşist) rejimi, bir neo-sufi tarikatı olan Senûsiyye tarafından sarsılmıştı [bkz. Evans-Pritchard, 1949]. Sonrasında tarikatın resmi lideri —büyük ölçüde İngiliz-Amerikan petrol çıkarlarının eliyle— Libya Kralı I. İdris yapıldı. 1969 yılında onun yozlaşmış rejimi, genç bir subay olan Albay Kaddafi liderliğindeki bir askeri darbeyle devrildi. Siyasi, bürokratik veya askeri bir güç hiyerarşisinden ziyade, halk komitelerine, kongrelere, sendikalara vb. dayalı bir “halk demokrasisi” yapısı içinde tüm gücün Libya halkına devredildiği bir devrim gerçekleştirildi. Bu yapı, Proudhoncu Federalizm’e, anarko-sendikalizme, korporatizme ve 1968’in belirli “konsey komünizmi” fikirlerine bazı benzerlikler taşımaktadır. Teoride, en azından, son derece otorite karşıtı görünmektedir. Halkın iradesi dışında tanınan tek otorite İslam’dır. Fakat nasıl bir İslam?

Muammer Kaddafi, Senûsî bir ailenin çocuğu olarak doğdu; Senûsî ilkokulunda ve Senûsî lisesinde eğitim gördü [bkz. Tremlett, 1993]. İsyanı Senûsî Tarikatı’nın liderine karşı gerçekleştirilmiş (ve bir dönem tarikatın kendisi yasaklanmış) olsa da, Kaddafi net bir şekilde Senûsî neo-sufi geleneği içinde bir reformcu olarak görülebilir. Nitekim kendisi, yalnızca kararlı bir köktendincilik (Fundamentalizm) karşıtı olarak değil, aynı zamanda bir tasavvuf tutkunu olarak da kayıtlara geçmiştir (Libya kuruluşu el-Dava el-İslamiyye tarafından yayımlanan din üzerine konuşmalarının tercümelerine bakınız). Libya’da, bana söylendiğine göre Senûsiyye’nin belirli kolları da dâhil olmak üzere, tasavvuf teşvik edilmektedir. Yeşil Kitap’ın o tuhaf felsefesi “İslami anarko-sendikalizm” olarak adlandırılmıştır;(Bu kitap Libya Halk Bürosu Yayınları tarafından Türkçe neşredilmiştir.) belki de “neo-sufi anarko-sendikalizm” ifadesi daha kesin olabilir. Bu felsefenin pratikte nasıl işlediği hakkında hiçbir fikrim yok ve şüphesiz bir müdafaada bulunma niyetim de yok; ancak, reklamcılığı ve turizmi yasaklayabilen bir ülke, saygımızı kazanmayacaksa kesinlikle merakımızı cezbetmelidir!

Mevcut çalışmanın konusuna geri dönecek olursak: Bunu, otorite sorununa yönelik batıni radikal tepkinin süregelen bir incelemesinin parçası olarak konumlandırmayı veya bağlamlaştırmayı denemek isterim. Buradaki “batıni” ifadesi, dini ya da mistik otoritenin totaliter söyleminden kaçabilecek ölçüde radikal olan, “olağan dışı bilinç durumları”nın ya da manevi deneyimin incelenmesi ve konuşlandırılmasının tüm biçimlerini kapsamaktadır. Aklımda “Özgür Ruh” geleneği gibi bir şey var. Otorite, her şeyden önce inisinasyon tekelini elinde bulundurduğunu iddia eder: Canlı ve hakiki bir mürşit olmadan, maneviyata doğru bir açılım gerçekleşemez. Özgür Ruh, kendi kendine inisinasyon diye bir şeyin olmadığı konusunda hemfikirdir; o “öteki” âleme tüm girişler aslında kişilerin ilişkileridir, hatta baştan çıkarmalardır. Ancak burada diyalektik, dogmatik metafiziğin bizzat kendi kategorilerinin, kendi otoritelerinin tiranlığını aşmasına izin verir. Bir Mundus Imaginalis’in (Misal Âlemi) veya Hayal âleminin varlığı, hayali şahsiyetlerin varlığını ve o âlemle ya da o âlemin içinde ilişkiler kurma olasılığını tasdik eder. İşte bu sayede rüya görene bir “sadık rüya, nübüvvetin kırk altıda biri” ve hatta “yaşayan bir mürşit” ya da dini bir lider tarafından ihanete uğrama ihtimalini ortadan kaldıran bir içsellik ve psikolojik bütünlüğe sahip azizlerin ve peygamberlerin inisiyatik görünümü vaat edilir. Hatta rüyanın devriminden bile söz edilebilir.

Bu noktalarda İbn Arabi’nin kendisi, malum olduğu üzere biraz muğlaktır. Bazen “Tarikatların Tasavvufu”na destek veriyor gibi görünür, bazen de Veysî bir bakış açısını sezinletir. Belki de bu nedenle, onun bazı fikirlerini her zaman “bağlamından koparma” eğilimi var olmuştur. Hem akademisyenler hem de İbn Arabi’nin ortodoks İslami kimliğini savunanlar, Şeyh hakkındaki görüşümüzü çarpıtan bu “bağlamdan koparma” işlemine doğal olarak itiraz etmektedirler. Ancak bağlamından koparılan fikirler yine de fikir olarak kalır ve bazen kendilerine ait tarihler edinmeye devam ederler. İbn Arabi takipçileri arasındaki “aşırılık yanlıları”, bu haliyle incelenebilecek tarihsel bir gerçeği teşkil eder. En kusursuz biçimde ortodoks olan neo-tasavvufun bile, İbn Arabi’nin içsel aydınlanma ve keşfi/vizyoner inisinasyon biçimleri kavramlarına borçlu olduğu açıktır. İnisiyatik rüya görme üzerine yazılan bu kitap, ne kadar tuhaf bir şekilde yeniden bağlamlandırılmış olursa olsun, belirli fikirlerin bu tarihsel oluşumunun otorite karşıtı sonuçlarına ilgi duyan herkes için faydalı olma amacını taşımaktadır. Faydalı olması amaçlandığı için de inisiyatik rüya görmenin fiili teknikleriyle ilgili ekler içermektedir. Dahası, bazılarının keşfettiği üzere, metnin kendisi çeşitli versiyonlarıyla farkında olunmadan kendi başına bir tür rüya tabiri tılsımına dönüşmüştür. Metnin dünyayı yeniden büyülü kılma çabası ve deneysel doğası da işte buradan kaynaklanmaktadır.

 

 

[1] (Fransızca kökenli bir kelime), karmaşık, akademik, bilimsel veya felsefi konuları halkın anlayabileceği, basitleştirilmiş ve erişilebilir bir dile dönüştüren kimse demektir. -Çev.