Toute nation a le gouvernement qu'elle mérite.

Çağımızda Kölelik

 30,00

Kategoriler: , , Etiketler:

Açıklama

12×18. 68syf.

Bu kısa kitap, Tolstoy’un daha önceden de hakkında çok kez yazmış olduğu “pasif direniş” prensibinin, ekonomik ve politik yaşamla olan alakasını asli açıdan ve sistematik bir şekilde göstermektedir.

İnsanların büyük bir çoğunluğu, nedenini dahi tam olarak bilmeden, zoraki bir biçimde, sevmedikleri işlerde uzun saatlerce çalışır. Bunun nedeni, insanın, geçimini sağlaması için bu şekilde çalışmaya mecbur olmasının kaderi olduğuna inandığından değil, sömürü üzerine kurulu berbat koşullar altında çalıştırılan işçi sınıfının açlıktan ölmelerine veya ıslahevine düşmelerine yol açan, arazi, vergiler ve mülkiyet hakkındaki yasalar yüzündendir.

İnsanın içsel ve manevi utancının dışavurumu olarak kötülenen “yasalar” olmasa, esas kötülüğün kaynağı olan “bencillik” duygusuna sahip olan insanın, doğası gereği, daha vahim bir durumda kalacağı zannedilebilir. Bunun bir parça doğru olduğunu kabul etsek bile, insanın doğa-sının değişmez olduğuna ve gelişmesinin imkansız olduğuna inanmak zorunda değiliz. Vazifemizin, bir geminin çalışan motorlarını seyreden yolcular misali kendi kendine gelişen evrimin elinde ilerleme kaydetmek olduğuna inanmak zorunda da değiliz.
Yaptığımız yasaların etkisini değerlendirebilir, onaylayabilir veya reddedebiliriz; ilerlemenin mümkün olduğu tarafları tespit edip, ilerleme-sinde veya engellemesinde rol oynayabiliriz.

Kanunlar devletler tarafından yapılır ve fiziksel şiddet aracılığıyla mecburi kılınır. Çoğu insanın da onayladığı üzere bize, içimizden bazılarının diğerleri için yasalar yapmasının doğru olduğu öğretilmiştir. Tıpkı “beyefendi” geçinen bazı insanların perakendeciliğe burun kıvırırken, toptan satışı onaylıyor olduklarının bilindiği gibi, genel olarak insanlar, küçük bir ölçekte yapıldığı takdirde, soygun ve cinayete karşı çıkarlarken, şayet bu eylemleri gerçekleştirenler örgütlenmişlerse, arazinin büyük bir bölümü üzerinde kırk milyon insanı birkaç binliğe yaşamaya mecbur kalacak şekilde tahsis etmişlerse ve düzenli olarak ölmek ve öldürmek üzere binlerce insanın gönderilmesine neden olmuşlarsa, onlara hayranlık duyarlar. Bununla birlikte insanlar sorumluluğun kraliçe, cellat, yargıç, jüri ve yetkililer olmak üzere paylaştırıldığı soyutlanmış cinayetlere çok da fazla şaşırmazlar.
Tolstoy’a göre, insanın insana uyguladığı şiddet yanlıştır. Mesuliyeti alt birimlere bölerek veya bir bütün olarak ele alarak sorumluluktan kaç-mamalıyız.

Bu suç ortaklığına son versek acaba neler olabilirdi?

İnsanların uyguladığı şiddeti yine bir başka şiddetle önlemek mümkün olsaydı, maddenin kökenindeki bencillik, başka biçimlerde patlak verecekti. Gerçekte olan şey şu ki: kavga ve kan davalarından usanmış insanlar, cebrin devletler tarafından uygulanmasına razı olmuşlardır. Bireyler arasında dışarıdaki huzur sağlanmıştır, ancak çekiç veya kılıçla uygulanan şiddet, yerini yasal ve ticari biçimlerdeki bir başka şiddete bırakmıştır. Tolstoy’un arzusu, insanların şiddetten zorla kurtarılması değil, şiddetin insanlara tiksinç gelmesidir; başkalarını hüküm altına almayı istemekten daha çok, akıl yolu ve empatinin hükmü altında olmayı istemelerini arzular. Bu başarılı olduğu takdirde nasıl ki günümüz-de bir kırılma daha büyük çatlaklara yol açıyorsa, bir iyiliğin de daha büyük iyiliklere yol açabileceğine inanabiliriz. Her halükarda, Tolstoy’un da gösterdiği gibi, gelişmenin başka hiçbir yolu yoktur. Şiddete dair, ne kralların kullanabileceği bir ilahi hak olduğu algısını değiştirebiliriz, ne de bugün olduğu gibi çoğunluğun bunu bir ilahi hak olarak gördüğü genel geçer inancını sürdürebiliriz. Toplumumuz temeli şiddete dayandığı sürece, kabulü mümkün olmayan bir kuralı zorla kabul etmek durumunda kalıyoruz. Bu durumun adı köleliktir ve hepimiz ya köleyiz ya da köle tacirleriyiz (bazen ikisi birlikte).

Peki şiddet kullanmaktan vazgeçip halkımızı hapsetmeyi veya öldürmeyi bırakabilir miyiz?

Bu noktada hiç değilse Tolstoy’un düşüncesini değerlendirebilir, şiddeti kendi onayımızla meşrulaştırdığımızı ve bu onayında reddedilebilir bir şey olduğunu fark edebiliriz. Şiddeti ortadan kaldırmaya gelince, bu bizim için evet veya hayır meselesinden ziyade, daha fazla veya daha az olmasıdır. İşlenen şiddetin miktarı, mütecavizlerin aldıkları destekle doğru orantılıdır. Günümüzde artık cellat olabilmenin imkansız olduğu ülkeler mevcut, hatta diğerlerine nazaran daha acımasız olan İngiltere’de, 160 farklı suçu ölümle cezalandıran 3. George ceza kanunları asla yeni-den gündeme gelemez. Günümüzde bu yasaları tekrar yürürlüğe koymak imkansızdır. Kurban olmaya tam olarak hazır değilsek, silkinerek kendimize gelmemiz ve her ne kadar imkansız görünse de, şiddet içeri-sindeki payımızdan tamamen kurtulmamız gerekir. Tolstoy, vergileri zorla toplayan bir hükümet tarafından verilen posta pullarını veya bakı-mı yapılan otoyollarını kullanmaktan vazgeçtiğini söylemiyor. Ancak, reformlar elinden geleni yapanlar tarafından gerçekleşir, imkansızı başaranlar tarafından değil. İsa, bize mükemmel olmamız gerektiğini öğütlerken, mükemmel olmamızın imkansız olacağını varsayarak hare-ket etmek ve dolayısıyla İsa’nın öğretilerinin bize hiçbir faydası olmadığını söylemek çok kolay ve aptalca olurdu. Aynı şekilde, mantıklı olmak isteyen ancak aklı başında olmayan birinin, Tolstoy’un bize şiddetten uzak durmamızı söylediğinde, bunun imkansız olduğunu söyleyerek, onu yararsız bulması saçmalıktır. Tolstoy, okuyucusunun aklıselim ve sağduyulu olduğuna inanır. Mesele şu ki, şiddete dayalı bir sistemin içerisine hapsolmuş isek ve hatalıysak, şiddet eylemlerine taraf olmaktan kaçınamıyorsak, elimizden geldiğince yine de ondan uzak durmaya çalışmalıyız.

Zihin bedenden daha özgürdür. En azından, meselenin özünü anlamaya çalışalım ve kendimizi aklamak için bu kısır sistemi bahane göstermeye-lim. Meseleyi kavradığımızda, konuşmaktan ve görüşlerimizi dile getirmekten korkmayalım, görüşlerimizi itiraf ettiğimizde, hayatlarımızı onlarla daha uyumlu hale getirmeye çalışalım.

Adaletin ve hakların meydana getirdiği çifte standardın içinden çıkılmaz karmaşıklığından kendimizi kurtarmak bile büyük bir kazanç olacaktır. Örneğin İngiltere’deki içki trafiğini ele alalım. Hangi anlaşmazlık veya güç zayiatı bu konuyla alakalı yasal mevzuat girişimlerinde bulunulma-sına neden oldu. Nasıl oldu da bira üreticileri, dağıtımcı firmalar ve bayiler, her ne kadar yasal sınırlar içerisinde olsalar da, bu denli yüksek saygınlık kazandılar. İçki ticareti gibi kötülüklerin yasalar yoluyla engellenemeyeceği gün gibi ortada değil mıdır?

Bize kimi insanların o kadar kayıtsız ve yanlış kafalı olduğu anlatılıyor ki, yasaların güçlü kollarından başka hiçbir şeyin onları dizginleyemeyeceğine inandık. Onların hukuka karşı olan hürmetlerini bozmanın tehlikeli olduğu öğretiliyor.

Tabi ki tehlikeli! Her manevi hareket ve her güçlü reform hareketi kendi tehlikelerini de içinde barındırır. Assisili Françesko’nun feragat ve başkalarının hizmetine kendini adama örneği ile Avrupa’yı karıştırdıktan bir buçuk asır sonra, gündelik dünyanın angaryalarından kaytaran arsız dilencilerden oluşan bir topluluk, onun adına hala dilenmeye devam ediyordu, ki Wycliffe, onları “sağlığı sıhhati yerinde dilenciler” olarak tanımlayıp, “dilenen papaza sadaka verenleri” sert bir biçimde kınadı.
Tarih, bu gibi konularda kendini tekrar etmeye meyillidir ve şüphesiz, Tolstoy’un görüşleri liyakatsiz çömezlerce sömürülmeye yeniden devam edilecektir. Fakat insanlık, kötülüğün iyilik üzerine kolayca aşılanması karşısında tepkisiz kalmak için mi vardır? Düşünmek ve harekete geçmek tehlikeli olabilir fakat tepkisizlik, ölmek ve şiddet yolu boyunca ilerlemeye devam etmek demektir. Tıpkı Babil, Asur, Mısır, Roma, İspanya ve diğer birçok milletin tarihinde yaşadıkları gibi.

Şüphesiz birçok iyi insan, Tolstoy’un “Yasalar, organize şiddet yoluyla yöneten insanlar tarafından yapılan kurallardır” beyanı karşısında sarsılacaktır. Kimisi, modern devletlerde idari işlevlerin daha baskın hale geldiğini iddia edecek, baskıcı olanlar da sahipsizlik duygusuna düşme-ye devam edecektir. Fakat verilmesi gereken cevap: devletlerin, kendilerine yönelik eleştirilerden kaçmak için buradaki küçülme ve ikincil işlevleri bırakması gerektiğidir. Yönetimini dayatmayan devletler, toplumu gönüllü olarak organize etme teklifini sunar: bu yönetimle yaşayan toplumlar, öldürülmek, hapse atılmak ve kararlarını hayata geçirmek için gerekçeye ve iknaya mecbur bırakılmak gibi zorbalıklara maruz kalmazlar.

İyi niyetli insanlar, devletler ile ilgili neye inanmak isterlerse inansınlar, tek gerçek, mevcut devletlerin şiddete güvendikleridir. Şiddete başvurmayanlara ise devlet değil, gönüllü dernekler diyoruz.

Başkalarını yönetmekle ilgili olanlar, tarih boyunca, hatta yakın bir zamanda Güney Afrika’da da yaşandığı üzere bunun bilincindedirler. Boer reform partisi, madenciler ve hatta Beit ve Rhodes limited şirketi (Messrs. Beit, Rhodes & Co.), Kruger ve partisi silahlı kuvvete sahip oldukları sürece boyun eğmek zorundaydılar. Taarruz döneminde, gelecekte yasaları dengede tutması gereken kişi veya kişiler, Kruger, Rhodes veya herhangi başka birileri olabilir. Ancak o kişinin apaçık, sistematik ve utanmazca kendilerine itaatsizlik edenlere şiddet uygulaya-bilme avantajına sahip olacağı kesindir. Bir gün korsanları örgütleyen, başka bir gün “devlet”e sahip olan adamlar. Aslında, tıpkı Sparta’da olduğu gibi, hırsızlık değil, hırsızlığı yaparken yakalanmak, ahlaksızlık olarak nitelendiriliyordu. Bu nedenle modern ahlak kuramcıları arasında (Paley gibi), iktidara sahip insanların uyguladığı şiddetin ne derece ahlaklı olduğu, onların başarılı olma şansına bağlı olarak ciddi biçimde tartışılıyordu.

Tolstoy, organize şiddetin sistematik kullanımının toplumumuzun tutulduğu hastalıkların kökeninde yattığını söylüyor. Sosyalizmin bugünkü sisteme karşı önümüze koyduğu iddianameyi kabul ederken, sosyalist devletin kurulmasının, yeni bir kölelik biçimine ve emeğe karşı uygula-nacak zoraki bir baskıya neden olacağını belirtiyor. Tolstoy, sosyalistlerle hemfikir değilse, İngiltere’de “Nihilist” olarak bilinen Rus Anar-şistlerin Devrimci Partisinden de değildir. Gerçekten de, adam öldürme politikalarındaki ahlaki tezatlığa karşı duyulan nefretin artmasında etkisi olan Tolstoy’u suçlama meselesinde genellikle çok acımasızdırlar. Bununla birlikte, Tolstoy’un, despotizme karşı saf metafizik vasıtasıyla çıkılması isteği yönündeki suçlamaları, mevcut çalışmada şiddet ve cinayeti organize etmek için para harcayan devletlere gönüllü olarak vergi ödememeleri için vicdanı olan insanlara seslenmesi ile karşılık bulmuş oldu.

Hükümetlere karşı bireylerin görevlerine ilişkin olan bu görüşe dair dilimizde de yorum yapanlar olmuştur. Aziz Quaker John Woolman, 1757’de kendi gazetesinde şöyle yazmıştı:

“Birkaç yıl önce, ilimizde savaşları sürdürebilmek için elde edilen paraların yükü, bölge sakinlerine ‘vergi’ adı altında bindirildi. Aklımın derinliklerinde asla unutamayacağım, ismine vergi ödemek denilen bir endişe vardı; ve belirli zamanlarda bu endişeden ötürü rahatsızlık duyu-yordum. Bu tür vergileri ödeyen temiz kalpli insanların olduğunu bilirdim, yine de aynısını yapmam için teşkil ettikleri örnek bana yeterli gelmiyordu. Bana kalırsa, bir birey olarak gerçeklere dayanmam ve aktif olarak vergi ödemektense, mal mülk yoksunluğuna sabırla katlanmam gerekir.” Philadelphia’lı Dostlar arasında bu konuda yalnız olmadığını öğrenmişti.

Henry Thoreau, yaklaşık bir asır sonra “Sivil itaatsizlik” isimli hayranlık uyandıran denemesinde şöyle yazmıştı:

“En iyi devlet en az hükmedendir” sözünü içtenlikle kabul ediyor, ve bu yönde daha sık ve sistematik olarak harekete geçilmesini diliyorum. Bu hayata geçirildiğinde en nihayetinde varacağı, ve benim de inandığım nokta: “devletlerin en iyisi hiç hükmetmeyendir”; insanlık buna hazır olduğunda devletler bu tipte devlet haline gelecektir.

“Kendini, büyük ya da küçük, hiçbir yanlışı düzeltmeye adamak, temel-de tabii, kimsenin görevi değildir; bundan daha önemli sayılabilecek meşguliyetleri vardır. Ancak en azından, kötülüğün içinde olmamak ve artık düşünmek istemiyorsa da, kötülüğe hiç destek vermemek görevidir.”

“Hiç tereddütsüz ifade ediyorum ki, kendilerini kölelik karşıtı olarak niteleyenlerin, maddi ve manevi olarak, daha fazla çoğunluk olmayı beklemeksizin, Massachusetts yönetiminden tüm desteklerini bir an önce çekmelidirler ki, destek verdikleri yönetim onlara cefa çektirmesin. Eğer Tanrı onların yanındaysa, bence başka destekçiye ihtiyaçları yok-tur. Ayrıca komşularından daha haklı olan bir kişi, zaten tek başına bir çoğunluktur.”

Henry Thoreau, yukarıdaki görüşlere dayanarak, seçmen vergisini ödemeyi reddetti ve bundan dolayı hapse atıldı. Bir gece kaldıktan sonra, her ne kadar tiksinti duysa da başka biri borcunu ödedi ve serbest bırakıldı.

Bu nedenle Tolstoy, devletlere karşı pasif bir direniş sunmanın, talep ve israf edilen ödemeyi gönüllü olarak yapmaktan daha iyi olduğunu düşü-nenler arasında yer alıyor. Bu tür reddetme eylemi Thoreau’nun üzerinde durduğu “kansız devrimi” getirebilir.

“Bin kişinin bu yıl vergileri ödemeyi reddetmesi, bu vergilere razı olup devlet eliyle yapılan şiddete, yönetimin masumların kanını akıtmasına önayak olmaktan daha az vahşi ve kanlı bir tedbir olmuş olur. Bu, aslın-da, barışçıl bir devrimin tanımıdır, eğer böyle bir şey gerçekten mümkün ise. Vergi memuru ya da herhangi bir memur, “Ben ne yapayım?” diye soracak olursa, cevabım şudur: “eğer gerçekten bir şey yapmak istiyor-san, istifa et.” Ne zaman ki insanlar bağlılığı reddederse ve memurlar istifa ederse, o zaman devrim tamamlanmış olur.”

Tolstoy’un bu meselede yalnız olmadığını hatırlatırken, bazılarının kesin olanı yapmak ile reddetmek arasındaki tercihe duyduğu özlemi ortaya koyuyor, fakat eserin esas amacıyla ve sürükleyici etkisiyle pratik tavsiyesinin ayrımını yapamazsak, büyük bir hataya düşeriz.

Çalışmanın asıl amacı ve yönelimi, insan refahındaki büyümenin daha fazla akıl ve vicdan yoluyla ve daha az insan tarafından yazılmış kanunlarla gerçekleşeceğini göstermektir. Bugün aramızda kol gezen adaletsizlik ve eşitsizliğe boyun eğmektense, o çok değer vermeyi öğretildiğimiz maddi kalkınmayı feda etmeye hazır olmamız; yüce hakikati ve iyiliği arzuluyorsak, tam da bu yüzden insanın insana uyguladığı şiddeti kötü-lük olarak tanımlamamız, ister lüks mahallelerde ister gecekondularda renk versin, devletin cüppesine yapışmış olan cinayet lekesinden kendimizi kurtarmamız gerektiğini göstermektir.

Doğruluğu kanımca kesin olan bu meselenin aksini ispat etmek istiyorsak, İsa’nın dinine sırtımızı çevirmek icap eder.

Ancak bunu yapmakla yapmamak arasındaki tercihi netleştirmek için bir yanıt halihazırda mevcut. Tolstoy, insanoğlunun kusursuzluğa doğru kesin adımlarla ilerlemeye devam edebilmesi için, bir kişinin atacağı adımın diğer herkesi bağlamaması, bir sonraki hareket için zemin oluşturmaması gerekliliğini savunuyor. Öyleyse vergi ödememe meselesiyle ilgili, İncil’de, İsa’nın, Peter’a balık tutmasını ve ikisi için vergi ödeme-sini emrettiği ayeti (Matta 17. 24-27) hatırlayalım. Ayet, ödeme zorunluluğumuz olduğundan değil, kötü olana karşı gelmememiz gerektiğinden ötürü talep edilen verginin ödenmesini emrediyor. “Birisi pelerinini alacaksa, ona paltonu da ver”. Ve bu, Tolstoy’un “İncil’in Kısa Bir Özeti”ni yazarken tam da düşündüğü şeydi.

Ancak mevcut çalışmasında, İncilleri yorumlamaktan ziyade, hukukçu ve iktisatçıların düşünce düzlemindeki problemlerle uğraşıyor. Dünyanın prensi otoritesini sarsmanın en iyi yolu ne olursa olsun, İsa tarafın-dan kınanmasıyla tıpkı Thoreau’nun “Sivil itaatsizlik” kitabında ve Tolstoy’un “Pasif Direniş” yaklaşımında olduğu gibi aynı doğrultudadır. Her biri aslında kendi dilinde, “Ulusların kralları, kendi uluslarına ege-men kesilirler. İleri gelenleri de kendilerine iyiliksever unvanını yakıştırırlar. Ama siz böyle olmayacaksınız. Aranızda en büyük olan, en küçük gibi olsun; yöneten, hizmet eden gibi olsun. (Luka 22. 25,26)” demiş oldu.
Dünya prensi hakkında hüküm verilmiştir: öngörülen değişim engindir ve buna her bireyin kendi benliğinin değişmesi yoluyla başlanmalıdır. Ancak bunun dışavurumu, aynı yağmur ve gün ışığıyla beslenen kırların çiçekleri kadar çeşitli olabilir.

Aylmer Maude
Great Baddow, Chelmsford,
Ekim 1900.