اِيشْ عَلَيَّامِنّي

MECMÛ’A-İ AŞK: Aşka dair seçilmiş mısralar ve beyitler 1403-1950

 66,00

Açıklama

12x18cm
76 sayfa

DİVAN şiiri, edebiyatımızın bir has bahçesi gibidir. Bu zaman ve bu iklim içinde her his ve her fikir, klâsik bir zevkle duyulur, tiraşide bir üslûbla yazılır ve üstadene bir eda ile söylenirdi. Öyle ki, bu edebiyatı, beş, beş buçuk asırlık şairlerimiz, şiirlerin kalıpları, vezin ve kafiyeleri içine gönüllerinin, ruhlarının seslerini neylere üfler gibi üfleye üfleye büyülemişlerdir. İşte böyle her mısra, erişmek istedikleri kemali bulunca onlar da : “Eş’arı böyle söyler üstad söyleyince!” derlerdi. Her mısraları bir icmal olan bu klâsik şairler, hiçbir zaman acele ve ihmal ile değil de her zaman dikkat ve itina ile okunmak isterler. Bu şairlerin, beşerî, dünyevî hislerle birlikte aşk ve sevdayı da derin derin duydukları görülür. Gönüllerini hemen her zaman bir aşk ve vuslat hayali kaplar. İnsan talihinin aşk mucizesiyle olan alâkasını her zaman duyarlar. Bu zamanların şairleri de mahrem duygularını ve sevgilerini uzun uzun söylerler. Fakat onlar aşklarını anlatırken bile klâsik kalmayı bilir, yani her türlü şahsi hayat şartlarından tecerrüdetmiş en şümullü bir beşer talihi içinde, ebediyet boyu gelip geçmiş mevsimlerin, bütün günler ve gecelerin, daha da geçecek zaman ile başkalarının da iştirak edecekleri hisleri dile getirirler. Bu zamanların şairleri, hayatın gündelik hicaplarının değil, bütün zamanlara ait beşerî hislerin, aşkların kâtipleri olur ve mısraları da, birer darb-ımesel gibi, nesilden nesile geçerek duyulur. Bu zamanların şairlerinin aşk bahsinde bir görenekleri, muayyen mazmunları, cevaz verilmiş mevzuları vardır. Birçok şairler aşktan bahsederken maddi hislerini manen fikirlerle o kadar karıştırırlar ki bunların cismanî ve ruhî ibtilaları müşterek varlık gibidir ve o kadara da gayr-i vazıhtırlar ki, bir mazmun ile ifade edilen bu aşkın cinsiyeti bile çok defa tamamen bilinmez. Hatta mâşuk kelimesi de bazen tasavvufî mânasıyla kabul edilmiş olur. Bu zaman şairlerinin biri: “Sûfi mecaz anladı yâra mahabbetim, -Alemde kimse bilmedi gitti hakikatim!” diyor.
Bu şairler, bütün hususiyetlerine, yaşadıkları devir farklarına, şahsi şivelerine, zatî seslerine rağmen, birbirlerine daima biraz akrabadırlar. Yine bu şairler, kendi hususiyetlerine sadık kaldıkları halde bazen de beklenmedik başkalıklar gösterirler. Bütün bu ruhların ve bu zevklerin değişik mevsimleriyle dağınık duyguları, bazan birbirlerine benzemiyen şairleri birbirlerine yaklaştırır; bazan da birbirlerine benzeyenleri birbirlerinden uzaklaştırır. Şairleri dinlersek geçen asırlara rağmen, bize, insan gönüllerinde de, insan cemiyetlerinde de aşk faslında büyük değişiklikler olmamış gibi gelir. Ne kadar şahsi fikir ve hisleri anlatmak isteseler de, mısraları hemen hemen aynı hisler, kelimeler ve ifade ile bir edebiyat tarihi dersi vermiş, bir edebiyat hulâsası yapmış gibi olur. İnsan vücut ve ruhunun tabii bir incizapla duydukları aşkları şairler hemen her zaman bir iman, bazan bir buhran halinde, nakaratlarla terennüm etmişlerdir. Bazan saadet demlerinde sazlarla birlikte söylemişler, bazan da felâket zamanlarında feryadlarla inlemişlerdir. Hissettikleri aşklar bazan tabiat değiştirir : Bazan mecnun, coşkun, vefakâr, fedakâr olur; bazan ruhun ihtiyacı olmaktan ziyade, vücudun bir adâtine döner; bazan da bir azap, bir humma olur. Fakat bütün ömürlerince mevsimler ve devirler gelip geçtikçe, bozulup değiştikçe, onların üslûblaşmış dilleri, tıpkı dinleri gibi, her zaman olduğu şekilde kalır.
Ezelden müştak gönülleri, insan güzelliklerine her an hayrandır, Müslüman ruhları payen şarkılar söyler, bahar bir aşk devri, bir vuslat mevsimi, gül ve bülbül eyyamı olur. Böylece, bu zaman şairlerinin şiirlerinde açan güller, şakıyan bülbüller, bir ebedi bahar havası vardır. Bu zamanların şairleri, sevgililerinin yüzlerinde ve vücutlarındaki güzellikleri, gözleri, kaşları, ağzı, dudakları, saçları, kolları, elleri, ayakları, boyları terennüm ederler. Bir aşkla, bir aşk mevsimiyle iktifa etmiyen gönüllerin geçici, heva ü heveslerinden dem vururlar. Vefalı, darüssılalı aşkların mucizelerini duyururlar. Onların her türlü hislerle geçirmiş oldukları zamanları vardır. Yâr diye sevdikleri, kendilerine bir sıyanet meleği gibi görünen cânanları, derken dünyayı zindan eden dildarları vardır. Birer humma gibi duyulan kara sevdalara uğrarlar. O sevgilileri, imâleli telâffuzlariyle, yâr, cânan, dildar diye çağırırlar, methederler, onlara şükrederler, sitem ederler ve onları yâdederler. Kâm ve vuslatın nimetini, saadetini, cennetini; hasret ve hicranın hastalığını, buhranını, menfasını; nihayet yâd ve tahattürün tesellisini ve tedavisini bize duyuran bu şairler, denilebilir ki, birtakım sihirbazlardır. Nice vuslatların sonu ya firak ve iftirak, ya hasret ve hicrandır. Biz de, gün gelip, bir aşk baharının uçmuş kokularını arar, daha uzun sürecek bir yâd ve takattür mevsimine geçeriz. Mevsimler geçer , yaşlar değişir ve biz de inkılâbederiz. Bir zamanlar en ziyade iştiyak duyduğumuz bir şairden bir başka şaire intikal ederiz. Birini pek ziyade beğenirken, gün gelir, ötekini daha ziyade sevmeğe koyulur, belki eski zevkimize de ihanet etmiş gibi oluruz. Şairlerin kendileri de gönüllerinde bir heva ü heves faslında ararken hasret ve hicran faslında buluruz. Bu küçük kitabın muhtelif fasıllarında şairlerin de kendimizin de dolaştığımız mukadder olduğunu anlarız.
DİVAN şiirimizin en büyük sekiz, on şairi arasında, denilebilir ki, hiç olmazsa ikisi, biri ruh ve diğeri vücut hislerini dâhiyane ifade edişleriyle dünya çapındadırlar. Fuzûli’nin hemen peygamberane bir eda ile; “aşk imiş her ne var âlemde – İlm bir kıyl ü kal imiş ancak!” demesi, geçmiş ve geçecek asırlara ölmez bir hakikatin izahıdır. “Aşkında müptelalığımı aybeden sanır. – Kim olmak ihtiyar iledir mübtela sana!” demesi de aşk hürriyetinin veciz bir ifadesidir. Tarihten evvelki zamanların büyük mahlûkları gibi, ruhunun enginliğiyle aşkın ciddiyetini, taassubunu duyuran orta halli bir aşkla iktifa edemiyen Fuzûli, Mecnun bakışlı, Leylâ edalı, vefalı, hummalı, kara sevdalı, ihtişamlı bir aşkın şiiridir. Şairleri tekin saymıyan eski zaman adamları, işte bunun içindir ki onu bir veli telâkki eder, divanının sahifelerini açmakla tefe’ül ederlerdi. Ve işte bunun içindir ki Ahmet Haşim : “İçmişti Fuzûli bu alevden – Düşmüştü bu iksir ile Mecnun, – Şi’rin sana anlattığı hale!” diyor. Nedim’in ismini ne zaman işitsem, kendi mısraını duyarım: “Nedim namına bir şair-i cihan var imiş!” Nedim denir denmez, ilkbaharların aşkları hatırlanır. İlkbahar günler ve gecelerinin bülbülleri, şarkıları, sazlar, şiir okuyan sevgililer duyulur. Sarışın ve esmer sevgililere benzeyen günler ve geceler gelip geçer, Nedim : “Ol perçemin nazirini, hâtırda mı gönül? –Görmüş idik geçen sene, sünbül zamanları!” der. Ruh hüznünü ve gönül daüssılasını ifade etmek belki nisbeten kolaydır. Fakat kalblerin dünyevî hazlarının, aşkın vücutlarda uyandırdığı hislerin şiirini vermek belki daha güçtür. Genç, zeki, zarif Nedim, bu hazların ve bu hislerin şairi olarak, dünyanın en büyüklerinden biridir. Nedim, hayatı sanattan ve sanatı hayattan hiç ayırmayan ve her sözünü bir şiir halinde duyurmayı bilen bir sanatkârdır. Aşkın genç nüvazişlerini, neşelerini, tebessümlerini, inceliklerini emsalsiz bir dil canlılığı ve canlı bir renk şaşaasiyle; sanatkâr lisanının her kelimesindeki renk ve tadla; neşeli, oynak, parlak ifadeler ve edalarla duyuran Nedim de, büyük Fuzûli karşısında, ayrı bir kutup teşkil etmek mucizesini gösteriyor. Bütün kudema arasında onun dîvanı en canlı kalıyor ve içinde en çok safi şiir mısraları bulunan da odur.
Bu zamanlar şairlerinin bazıları da, birden bir ifade hamlesi cesareti ve aşka dair düşüncelerindeki yenilik ve nükteleriyle bizi hayran ederler. Birçok mısraları cidden üstadane olan Nailî-i Kadim : “Baharı neyleriz, ol Gülizar-ı gönce femin – Gülüp açılması bin nevbahara değmez mi?” derken “bin” kelimesinin içinde topladığı rakamları sayar gibi imâlesi ve bundan sonraki “Nevbahar” kelimesinin, açılan çiçekleri duyurur, koklatır gibi başlaması bir lisan mucizesi değil midir? Kadem kadem gece teşrifi Nailî o mehin – Cihan cihan elem-i intizara değmez mi?” deyişindeki eda cidden mükemmel değil midir? Yenişehirli Avni Beyin: “Güya ki padişah olurum mülk-i âleme – Meşgul-i şerh-i aşk u garam olduğum zaman” beyti , romancıların uzun uzun aşktan bahsettikleri zaman duydukları fikrî ve felsefi bir ihtiyaca, tattıkları ruhi ve kalbî bir zevke doğrudan doğruya tercüman olmuyor mu?
Biz bugün, kudemadan bahsederken, kolaylık olsun diye, “divan edebiyatı” diyoruz. Bu uydurma bir tâbirdir. Onlar kendilerine sadece şair, kullandıkları aruz’a vezin ve şiir kitaplarına da, manzumelerini mâlum teşrifatla sıraya koyarak, “divan” derlerdi. Kudeman sonrakiler “divan” tertibinden vazgeçtilerse de, yine aruz vezniyle yazdıkları şiirleri, divan şiirinin tabiî bir devamı ve mabadidir. Yüzlerce senelerden beridir, beş, beş buçuk asır, bizim klâsik zevkimiz devam ettiği müddetçe yazılmış bütün bu mısralar, denilebilir ki bütün divan şiiri, harici zavaidinden tecrid edildiği takdirde,yalnız öz mısralardan ibaret birer mısra ve beyit müntahabatı olmak sevdasındadır.
Şairlerin de asıl şair oldukları zamanlarda yazdıklariyle böyle birer antoloji meydana gelmiş olur. Bu küçük kitapta, yalnız aşka ve onun akrabası hislere dair ve yalnız aruz vezniyle yazılmış olan mısralar var. Dilimizin, ebediyet içn söylenmiş olduklarına inandığımız bu mısralarını, vezinleri dolayısiyle, bir nevi veda gibi telâki edemeyiz. Bu mısralar, modası geçmiş bazı kelimelerene rağmen, Türkçemizin ebedi hayatiyle beraberdirler. Zaten bütün bu zamanlar şairleri de, tekmil manzumelerle dolu unutulmuş sahifeler arasında bir tek mısraları canlı kalabilmişse kendilerini bahtiyar sayıyor, bunu biliyor ve söylüyorlardı :”Eğer maksud eserse mısra-ı berceste kâfidir !” Bu küçük kitabın, kendi zevkinden başka bir iddiası olsaydı, şimdiye kadar tabedilmiş veya edilmemiş bütün dîvan, divançe, defter ve müntahabatı taramak, aşka dair ne kadar manzume, beyit ve mısra varsa hepsini aramak, bulmak icab edecekti. Halbuki, bu küçük kitap bir zevk ve tesadüf mahsulüdür; bu beyitler ve mısralar, gençliğimden beri tesadüfen okumuş, beğenmiş, sevmiş ve kaydetmiş olduklarından ibarettir. Bir ömür boyunca, ayrı ayrı zevkle seçilmiş bu mısralar arasına muhakkak daha nice gerecekler vardır ki – ne yazık! – okumamış, farkedilmemiş, unutulmuş, yazılmamıştır.
Böyle defteri olanlar, bu mısraları başkalarından buldukça memnuniyetleri artar. Bu nevi müntahabat kitaplarının hemen müşterek birtakım tashihler, ilâveler ve ikmallerle vücuda getirilmesi tabiî olur. Bütün bu “güldeste” lerimiz aynı noksanlar, kusurlar ve dertlerle malûldürler : Bazı güzel mısralar vardır ki, bunların şairleri bilinmez. Eskiler, bu gibi mısraların altlarına, “bilmem” mânasına gelen “lâedri”kelimesini yazarlardı. Fakat ne yazık ki, bununla iktifa etmiyerek bazan da bir şairin beyit ve mısraını başka bir şaire atfettikleri olurdu. Bunun için, nisbeten az yanlışlı matbu divanlar yanında, çok yanlışlı müntahabat kitapları da meydana getirmişlerdir. Bu küçük kitapta, kailleri hiç bilinmeyen veya muhtelif şairlere atfedilen beyit ve mısraların altlarına meçhul demekle iktifa ettim. Eğer bu mısraları şairlerine kavuşturmak nasib olsaydı, belki bir sevap işlenmiş olurdu. Bazı güzel mısraların şairlerinin de dîvanları, divançeleri yoktur. Bu gibilerden, şuara tezkirelerinin doğum ve ölümlerini bildirmedikleri vardır. Dolayısiyle, bir antolojiye alınacak mısralar, benim de arzu etmiş olduğum gibi, tarih sırasiyle tasnif edilmek istenilince, bazıları ancak tahminî bir sırayla alınabiliyor. Şimdi diyebiliriz ki, geçmiş bunca zamanların nice şairlerinin duymuş ve söylemiş oldukları bu mısralar, şiir lisanının her türlü ilme yabancı ve bambaşka sihriyle şuurumuza yerleşmiş, sinmiş, öyle ki, hafızamızın fezası içindeki uzun ve uzak seyahatlerinde düşe kalka bir ara kaybolmuş, görünmez gibi olmuşlarken, bir gece, yine hafızamızda kuyruklu yıldızlar gibi, eski ışıklariyle, bütün şaşaalariyle, tekrar pırıldar bulduklarımız, bize, yakın akrabalıklarını artık tasdik etmiş olduklarımızdır. Ve bunların hepsi için de diyebiliriz ki: “Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş !..”

Abdülhak Şinasi HİSAR