Toute nation a le gouvernement qu'elle mérite.

Okült Savaş Modern Dünya’ya Karşı İsyan İçin Hazırladığı Savaş Kılavuzu

 28,00

Açıklama

12x18cm 36sayfa

Modern insanların hayatlarını etkilemiş ve hala etkilemeye devam eden krizi açıklamak için pek çok sebep ileri sürüldü: tarihsel, sosyal, sosyoekonomik, politik, ahlaki, ve kültürel sebepler, farklı perspektifler. Bütün bunların birer rol oynamış olduğunu inkar etmek mümkün değildir. Ama daha yüksek ve temel bir soru sormalıyız: bunlar her zaman ilk sebepler mi ve materyal dünyada bulunan sebepler gibi kaçınılmazlar mı? Nihai bir açıklama mı sunuyorlar, yoksa Batı’da olanların çok şüpheli görünmesine yol açan ve tek tek şeylerin çoğunluğunun ötesinde işleyen bir mantık olduğunu öne süren daha yüksek bir düzenin etkisini saptamak gerekir mi?
Okült savaş konsepti, ikilem bağlamı içerisinde tanımlanmalıdır. Okült savaş, şu anki tarih yazarlığının göz ardı ettiği araçlar ile ve koşullar altında fark edilmeden global yıkım güçleri tarafından açılmıştır. Okült savaş kavramı tarihin üç boyutlu bir perspektifine dayanır: bu görüş zaman ve mekan (ki bunlara sebepler, gerçekler ve görülebilir liderler de dahildir) denilen iki yüzeysel ölçüyü temel olarak kabul etmez, güç ve etkilerin genelde keskin bir şekilde hareket ettiği, ve ister bireysel, ister kolektif seviyede olsun yalnızca insani olana indirgenemeyeceği derinlik, ya da “yeraltı” boyutunu vurgular.
Tabii yeraltı teriminin anlamını kesin olarak belirlemek gerekmektedir. Bilinçsizliğin bilinçli hal ile olan ilişkisi gibi tarihin bilinen güçleriyle ilişkili karanlık ve rasyonel olmayan bir zemini kastetmiyoruz. Bilinçsizliğin bilinçli hal ile olan ilişkisi yakın zamanda geliştirilmiş olan “Derinlik Psikolojisi” altında incelenebilir. Blinçsizlik hali hakkında yalnızca üç boyutlu görüşe göre tarihin özneleri değil nesneleri olanlara istinaden konuşabiliriz, zira düşünce ve eylemlerinde itaat ettikleri etkilerin ve başarılmasına katkıda bulundukları hedeflerin farkında değiller. Bu insanlarda merkez, neye inanırlarsa inansınlar -ki onlar genelde fikir ve ideolog adamlarıdır- berrak yansıtılan bilinçten ziyade bilinçsizlik hali ve önbilince düşer. Bu ilişkiyi göz önüne aldığımızda okült savaşın en keskin eylemlerinin insan bilincinde vuku bulduğunu söyleyebiliriz. Ama tarihin gerçek aracılarını şu anda tartıştığımız bağlamda ele alırsak işler değişir: bu noktada bilinçaltı ya da bilinçsizlik halinden bahsedemeyiz, çünkü ne istediklerini ve amaçlarına ulaşmak için hangi araçları kullanacaklarını çok iyi bilen zeki kuvvetlerden bahsediyoruz.
Tarihin üçüncü boyutu soyut felsefi ya da sosyolojik konseptlerin sisi ardında kalmadan, belirli “zekaların” eylem haline geçtiği “arkaplan” boyutu olarak düşünülmelidir.
Pozitivist ve bilimsel olmak isteyen gizli tarihin araştırılması çok afili olup gerçeklikten uzaklaşmamalı. Ama nihai referans noktası olarak eski bir gelenekte bulunandan çok da farklı olmayan bir ikilik şemasını almak gerekmektedir. Katolik tarih yazımı tarihi yalnızca doğal, politik, ekonomik ve sosyal sebeplerin bir mekanizması olarak değil, aynı zamanda düşmanca güçlerin karşı çıktığı ilahi Takdir’in serpilmesi olarak görüyordu. Bu güçlere bazen ahlaki bir gelenekte “kötülük güçleri” adı verilir, teolojik akımdakiler de bunu “Deccal’in güçleri” olarak adlandırır. Bu görüş, Klasik ve Hint-Avrupa eski çağlarında olduğu gibi daha az dini ve daha fazla metafizik bir düzleme çekilerek arındırılıp vurgulandığında pozitif bir içeriğe sahiptir: kozmosun güçleri kaosun güçlerine karşı. Kozmosun güçleri form, düzen, yasa, spiritüel hiyerarşi ve sözcüğün yüksek anlamında gelenekten oluşur; kaosun güçleri ise bölen, bozan, alçaltan, düşüğün üstün, maddenin ruh, niceliğin nitelik üzerinde üstünlüğünü savunan etkilerden oluşur. Bilinen tarihin arıdndaki somut sebepler üzerinde eylemde bulunan muhtelif etkilerin nihai referans noktaları hakkında söylenebilecek olan şey budur. Bunlar ihtiyatlı bir şekilde denkleme sokulmalıdır. Tekrar ediyorum: bu gerekli metafizik arkaplan bir kenara, somut tarihi asla gözümüzün önünden ayırmayalım.
Metodolojik bir anlamda, meşru sağgörülerin fantezi ve batıl inanca dönüşmemesine, ve her yerde ne pahasına olursa olsun okült bir arkaplan görmeye çalışmaktan vazgeçmeye özen göstermeliyiz. Bu anlamda yaptığımız her varsayım, bilimsel araştırmada “işleyen hipotez” adı verilen şeyin karakterinde olmalı -gözlem için bir şey doğru kabul edilip görünürde izole gerçeklerden bir grup toparlamak, böylece onlara hipotez karakteri değil, ciddi bir tümevarımsal çaba sonrasında bilgileri birleştirerek ilk varsayımı doğrulamak. Bir etki somut sebeplerinden uzun sürer ve aşarsa bir şüphe doğar, ve aşamaların ardındaki pozitif ve negatif etkiler anlaşılmalıdır. Bir problem ortaya atılır, ama analiz edip çözümünü ararken ihtiyatlı olunmalıdır. Bu yönde ilerleyenlerin çılgın hayal güçlerini kısıtlamamış olmaları, sonuçları olduğundan daha fazla abartılamayacak bir bilimin adına leke sürmüştür. Bu da saklı düşmanın beklentilerine uygundur.
Tarihin yeni üç boyutlu araştırılmasına uygun genel varsayımlar hakkında bütün söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi önceden söylediklerime dönelim. Toplum ve modern medeniyetin durumunu göz önüne aldığımızda, bunun bu metodun uygulanması gereken spesifik bir durum olup olmadığını sormamız gerekiyor; başka bir deyişle, modern dünyadaki bazı gerçek kriz ve radikal çöküş durumlarının “doğal” ve spontane süreçlerle mi, yoksa daha önceden karar verilmiş, gölgelerde saklanan güçler tarafından planlanmış bir düzene göre mi açıklanabileceğini sormamız gereklidir.
Tam olarak bu noktada pek çok isyan bayrağı kaldırıldı: daha az yüzeysel olan gözlemcileri uyarmak adına pek çok unsur bir araya geldi. Geçtiğimiz yüzyılın ortasında Disraeli şu önemli ve bol atıf yapılan sözleri yazdı: “Dünya, sahnenin arkasını göremeyen insanların zannettiklerinden tamamen farklı kişiler tarafından yönetiliyor.” Devrim fenomenonu üzerine yazan Malinsky ve De Poncins, bireysel organizmanın bütün hastalıklarına bakterilerin sebep olduğunun kabul edildiği çağımızda insanların sosyal bedenin, yani devrim ve düzensizliklerin toplumda bakteri ve patojenik görünmez aracıların bireyin organizmasında eyleme geçmesi sonucu değil, spontane, kendiliklerinden gelişen şeyler olduklarına inandıklarını söylüyorlar.