OKU’YA SAPA YOLLAR

OKU’YA SAPA YOLLAR

 13,00  8,00

000

OKU’YA SAPA YOLLAR

matsuo bashō

türkçesi semih özmeriç

kapak dizayn gamze yeşildağ

 

13,5 x 19,5. KİTAP. 112 sayfa. Karton Kapak. Amerikan Cilt. Enso lux.

 

BAŞŌ VE HAİKUYA DAİR

1689 senesinin baharında çok sevdiği başo gölgesinden ayrılıp Edo’daki sazdan kulübesini terk ederek yeni tecrübelere, yeni manzaralara doğru güze kadar sürecek kutsal bir yolculuğa çıkar Başō. Bu, yolculuklarının ne ilki ne sonuncusudur. Fakat gerek bütünlüğü gerek olgunluğuyla hem Başō’nun hem de tüm Japon edebiyatının gelmiş geçmiş en önemli eserlerinden birini doğuracaktır. Yalnızca içerdiği haikularla değil, haikularla birbirini kusursuzca tamamlayan yolculuk notlarıyla, bir haibun güncesi olarak da eşsizdir Oku-no-hosomiçi.

Ay ve güneş gibi evrenin yolcularından biridir Başō da. Nitekim hayat devinimdir. Evren (universe) sözcüğünün dilimizde döndürmek anlamına gelen “evirmek” kökünden türediği gibi Latincede de “vertere”, yani “dön(dür)mek”ten; gezegen (planet) sözcüğünün ise antik Yunancada “planan” ve “planētēs”ten, yani “gezmek” ve “gezen” köklerinden türemesi tesadüfi değil, hareketin yaşamın mihenk taşlarından olduğunun uzunca bir süredir farkında olmamızdandır. Barnhill’in de ifade ettiği gibi Başō’nun bir gezgin oluşu onu evrenin bu temel niteliğiyle hem bedenen hem de mecazen bir bütün haline getirir. Yolda olmak hayatın geçiciliğini onar.[1] Başō’nun güncesi de hareket arzusuyla başlar ve yine hareket halindeyken biter.

Hareket ve yol her daim hayatının merkezindedir Başō’nun. Her şeyden önce ünlü bir şair olarak seyahat etmek, şiirini, yarattığı yeni haikuyu anlatmak, yeni manzaraları deneyimleyerek bu şiiri geliştirmek zorundadır. Aydınlanmanın da aracıdır yolculuk. Keşiş olmak yolda olmaktır. Her zaman aklının bir köşesinde olan öncüleri Saigyō ya da Sōgi gibi Zen’in tapınaklarda ya da manastırlarda değil dağlarda kavranabileceğine inanır Başō da. Bitkiler ve ağaçlar zaten aydınlanmış, tabiatlarında Buda zaten mevcuttur. Chūjin’in fikirlerinden hareketle “Doğa, insanın kısmen sahip olabileceği aydınlanmaya tam olarak sahiptir”[2]. Bu yüzden bir haikunun kavranması da ancak zōkanın[3] yolunu takip eden şairane bir tinin varlığıyla mümkündür. Başō’nun ifade ettiği gibi Saigyō’nun wakasını, Sōgi’nin renkasını, Sesşū’nun resimlerini ve Rikyū’nun çay törenini birbirine bağlayan şey bu tindir. Bu kavrayışa sahip olanların “gördüğü hiçbir şey yoktur ki çiçek olmasın, düşlediği hiçbir şey yoktur ki ay olmasın.” der Başō. “Çiçeği görmeyenlerin barbar zihinli; çiçeği düşlemeyenlerin vahşi” olduğunu söyler ve zōkayı, doğanın yüce oluşunu takip etmeye, doğaya dönmeye çağırır. Doğa ise yine yoldadır.

Bugün renkanın, haikunun ve wakanın kurallarını, tarihçesini ve güncel durumunu öğrenmek isteyen meraklı okur çağımızın kaynak bolluğu içerisinde bunu çok kısa bir sürede başarabilir. En basit haliyle bu eser, haiku ya da eski biçimiyle hokku dediğimiz beş-yedi-beş formunda on yedi hecelik şiirlerden oluşan, hacimsiz ama fazlasıyla yoğun bir yol güncesidir. Yazın türlerinin en kısası ama belki en zahmetlisi olan haiku Batı zihinleri için özellikle yirminci yüzyıl boyunca inişli çıkışlı bir cazibe alanı olmuş, popülerliği dalgalansa da anlaşılmazlığı genelde sabit kalmıştır. Barthes, “Batı sanatı ‘izlenim’i betime dönüştürür. Haiku hiçbir zaman betimlemez, bu sanat betim karşıtıdır.” diyerek aslında Batı’nın haiku yazmaya çabalarken en sık düştüğü hatayı göstermiştir. Öyleyse on yedi heceye sığmış tüm kuralları ve duyguları: heceleri, durakları, kigosu, wabisi, sabisi, yūgeni, karumisi, fūryūsu bir yana[4], en özünde nedir haiku?

Haiku yakalamaktır. Deli akan bir çalganı, ağaç dalında tünemiş bir kargayı, yarım açmış bir tomurcuğu, ılık bahar yelinin taşıdığı kokuyu, atın kış soğuğunda donan soluğunu, sis içinde moraran bir dağı, mehtapta zıplayan bir kefalin şavkını, kısaca zamanda bir noktayı yakalamak, o anın geçiciliğinde sonsuzluğu görmek, geçici bir aydınlanmayı duyumsamak, o anla -Barthes’ın tabiriyle “elle tutulmaz”[5] o anla- bir olmaktır. Bu yüzden Başō haiku yazmaz, haiku olur. Bu bir düşünme ya da ölçüp biçme süreci değil, bir kendiliğinden oluştur. Haiku oluşurken şaire ait bir düşünce ya da yapmacık bir fikir doğadaki bir nesneye nakşedilmez, bir temaşa halindeyken nesnenin özüne, ereğine, hissine ortak olunmasıyla şiir kendiliğinden dökülüverir. “Çamı öğrenmek istiyorsan çama, bambuyu öğrenmek istiyorsan bambuya git” der Başō. Çünkü doğada her şey yapmacıksız kendi varoluşunu sürdürür. Ne çam ağacı bambu olmayı düşler, ne de bambu bir çam ağacı. Şair de bunun farkında olup doğayı ‘şekillendirebilecek’ ya da ‘anlamlandırabilecek’ kadar güçlü gördüğü egosunu bir kenara bırakmalıdır. Çünkü bir haikunun güzel söylenmesi onu haiku yapmaya yetmez. İşte tam da bu yüzden haiku zordur. Bir yazın türünden çok bir düşünme biçimidir. Yolun kendisi için yolda olmak; yeni bir yaşı, hastalığı belki ölümü yolda karşılamaktır.

Gerçekten de yolda ölür Başō. Yıldızların bile söndüğü bu evrende o niceleri için bir yol tanrısına dönüşür. Ölümün gölgesi altında geçirdiği o meşhur gecenin ortasında uykusundan uyanıp jiseisi kabul edilen şu şiiri söyler ve kendi yolculuğunun sonuna gelse de hâlâ her hasat dolunayında, her çeltik türküsünde, her kurbağa sıçrayışında, her guguk sesinde ve her sabah sisinde gelip bulur bizi Başō’nun düşleri:

 

yolculukta hasta
dönüyor düşlerim
kuru çayırlarda
(Başō)

 

Semih Özmeriç
İstanbul, 2018

[1] Barnhill, David Landis. Bashō’s Journey: The Literary Prose of Matsuo Bashō, State University of New York Press, 2005.

[2] La Fleur, William R. Saigyō and the Buddhist Value of Nature Part I, The University of Chicago Press, 1973, History of Religions: Vol. 13, No. 2 sy. 112

[3] Sıklıkla “nature”, yani “doğa” olarak çevrilen bu kavramın ne ifade ettiğini anlayabilmek için David Landis Barnhill’in Zōka: The Creative in Basho’s View of Nature and Art adlı makalesine danışılabilir.

[4] Bu kavramları bilmeden bir haikunun ifade ettiği şeyleri tam olarak görebilmek, neden birçok yolu varken yazıldığı şekilde yazıldığını kavramak, daha da önemlisi haikudan tam olarak keyif alabilmek zaman zaman güçleşebilir. Japon estetiğinin vazgeçilmez unsurları olan bu kavramlar hakkında genel bir fikir edinmek için Stanford Encyclopedia of Philosophy’nin Japanese Aesthetics başlıklı maddesi (derinlemesine bir inceleme için de kaynakçasına göz atmak yeterli olacaktır), Makoto Ueda’nın Bashō and the Poetics of “Haiku” adlı kısa makalesi, The Penguin Book of Japanese Verse derlemesinin kitap arkası notları ve özellikle sabi için H. F. Noyes’un Sabi in Haiku adlı çok kısa yazısı incelenebilir. Türkçede ise Oruç Aruoba, Kelebek Düşleri’nin (Metis, 2008) Haiku Üzerine adlı giriş yazısında bu kavramlara biraz değinir.

[5] Barthes’ın kullandığım iki alıntısı da L’empire des Signes eserindendir. Burada “elle tutulmaz” olarak Tahsin Yücel tarafından çevrilmiş ifadenin orijinali “intenable”dır. (Barthes, Roland. L’empire des Signes. Albert Skira, 1984; Barthes, Roland. Göstergeler İmparatorluğu. YKY, 2013)