Toute nation a le gouvernement qu'elle mérite.

SERSERİ

 16,00

4 adet stokta

Açıklama

LONDON’ın muhteşem şiirlerini ya da muhteşem London’ın şiirlerini -ya da muhteşem London’ın muhteşem şiirlerini Şenol Erdoğan seçti, Buğra Aksoy çevirdi. afiyet olsun.
12 x 18 cm
24 sayfa
.
.
.
.

JACK LONDON HAKKINDA
Richard W. Etulain
Jack London’ı hayatı boyunca esir etmiş olan kronik memnuniyetsizlik 1894 yılının başlarında yeniden ortaya çıktı. Bir tramvay hattının güç santralinde kazana kürekle kömür attığı işinden ayrıldıktan sonra, o zamanların tüm işçileri gibi, London da başıboş bir şekilde, işsiz işsiz dolaşıyordu ortalıkta. 1893 yılındaki ekonomik sıkıntılar sebebiyle yaşanan Panik bütün ülkeyi sarmış, binlerce işletmenin batmasına, milyonlarca kişinin işsiz kalmasına neden ol-muştu. San Francisco ve Oakland’in de Panik tarafından kıskaca alınmasıyla birlikte istihdam dışı kalan çok sayıdaki işçi, artan memnuniyetsizliğin sonucu olarak, her türden oluşumun içinde yer almaya hazırdı. London gibi diğer işçilerin de, kendi Endüstriyel Ordusunu organize etmekte olan ve General Jacob Coxey’le görüşmek üzere Washing-ton, D.C.’ye topluca yürüyüş yapma planı olduğunu açıklayan San Franciscolu Charles T. Kelly’e katılmak için biraz teşvike ihtiyaçları vardı. London, Kelly’nin Ordusu ile doğuya gitmeye karar vermiş olsa da, endişe içindeki Oakland emniyet güçlerinin kuvvetli baskısı altında bulunan Kelly 6 Nisan sabahı erken saatlerde şehirden kaçmak zorunda kaldı.
London’ın avare günlüğünün de belirtildiği gibi, 6 Nisan 1894 günü London da Oakland’i terk etti – ancak Kelly’den on iki saat sonra ve bir yolcu treniyle. London ve yakın dostu olan Oaklandli Frank Davis, aynı akşam Sacramento’ya vardıklarında, Kelly’nin, California’nın başkentinden çoktan geçip gitmiş olduğunu öğrendiler. Oradan sonra ken-dini yola vurdu London; her akşam, Doğu’ya giden bir yolcu trenine ya da yük vagonuna atlayıp, gece boyunca o şekilde devam ediyor veya yakalanıp, indirildiği yere kadar devam ediyordu. Bir süre Nevada ve Utah’ın uzun, soğuk düzlüklerinde düşe kalka ilerledikten sonra, 17 Nisan günü, Kıtasal Bölüm’ün tepesindeki Ames Abidesi’nde Endüstri-yel Ordunun – “Reno Güruhu” – kuyruğuna en sonunda yetişti. İki gün sonra, Reno kıtası, Kelly’nin Council Bluffs, Iowa bölgesinde bulunan ana kuvvetlerine katıldı.
Öyle büyük bir acelesi yoktu London’ın. Daha sadece iki yıl önce, on altılık bir “muhallebi çocuğu” (çaylak hobo) olarak ilk maceralarına atılmış, Sacramento’dan bir “döşeme” trenine atlayıp, Sierralar üzerinden Reno’ya kadar gitmişti. Şimdiyse yeni şeyler deneyimlemenin peşinde koşuyormuş gibi görünüyordu. Yazar olma fikri London’ın aklını çelme-ye çoktan başlamıştı ve anlaşılan o ki, denemeleri ve hikâyeleri için yeni materyaller toplayabileceğine inanıyor-du, vagonların fren çubuklarına tutunarak seyahat ederse birkaç ay boyunca…
London’ın Ordu’ya katılmasından sonraki birkaç gün, Kelly ile adamları Iowa’nın batısındaki küçük kasabaların içinden yavaş ve sessiz hareketlerle geçip, Nisan ayının son gününde Des Moines’e vardılar. Orada kalakalmışlardı, çünkü demiryolları onları daha ileriye götürmeyi reddediyordu. Bunun üzerine, Ordu, bir dizi düztabanlı tekne yapıp, Des Moines Nehri üzerinden kürek çekerek Mississippi’ye bağlanmaya karar verdi. London’ın günlüğünde tam olarak bu günleri anlatan başlıklar, iki ay boyunca tutulmuş olan günlüğün en kapsamlı ve en detaylı yazılarıdır. Suya dönecek olmasından dolayı müthiş derecede mutluydu. Emirlere itaatsizlik eden, Ordu’nun geri kalanının ilerlemesini sağla-yan ve normal şartlarda ana kuvvetler için ayrılmış olan yiyecek stoklarının en kaymak gibi olanlarından nemalanan yoldaşlarının anti-sosyal aktivitelerini kutladı. London’ın bu Nisan günlerindeki hareketleri, birkaç yıl sonra onun hakkında bir rapor hazırlayarak, London’ın Ordu ile seyahat etmiş, ancak hiçbir zaman ordunun bir parçası olmamış olduğunu savunan bir yetkilinin söylediklerini doğrular nitelikte.
Uzun süredir devam eden, büyük çaptaki Ordu için yeterli miktarda yiyecek bulma sıkıntısı ile Coxey’in Doğu yakasında çok sayıda zorlukla karşılaştığına dair dedikodular, Kelly’nin birliğinde moralleri düşürüyordu. London ve bir-kaç arkadaşı bir noktadan sonra bu zorunlu ertelemelerden bıktılar ve Ordu’yu terk etmeye karar verdiler. 25 Mayıs günü, Missouri’nin Hannibal bölgesinde, bundan sonra kendi başlarına hareket etmek üzere Kelly ve adamlarının yanından ayrıldılar. Dört gün sonra Chicago’ya vardı Lon-don. Aralarında ailesi tarafından gönderilen paranın da bulunduğu mektuplarını postaneden alıp, Columbian Fua-rının ünlü Beyaz Şehri’ni gezdikten sonra, London kendisi-ne bir oda tuttu ve son iki ayda ilk kez bir yatağa yatıyor olmanın tadını çıkardı. Ardından da Michigan Gölü’nü geçip, Michigan’ın St. Joseph bölgesinde yaşayan teyzesi Mary Everhard’ı ziyarete gitti. Mary Teyze’nin kanı hemen ısınmıştı Jack’e; yeğeninin hobo hikâyelerini dinledi, günlüğünü ve notlarını okudu, ve yazar olma hayalinin peşinden gitmesi için onu yüreklendirdi. Oğullarının tepkisi ise tam tersi şekilde olmuştu; Batı’dan gelen kuzenlerinin tam an-lamıyla bir tembel olduğunu ve annelerinin konukseverliğinden istifade ettiğini düşündüler. Sonraki yıllarda, Jack, yazdığı The Iron Heel (Demir Topuk) romanında kullandı, kuzenlerinden birinin ismini – Ernest Everhard’ın ismini – ve Everhardlar’ın evinin etrafındaki manzaraların betimlemelerini.
Michigan’da geçirdiği birkaç günün ardından yeniden Chicago’ya dönen Jack, bu sefer de New York City’e giden bir trene atladı. Oraya varır varmaz kendisini şehrin turistik büyüsüne bırakıp, ilk haftasını şehri gezerek, tarihi yerleri ziyaret ederek ve parklarda oyalanarak geçirdi. Çelişiyordu şehre karşı beslediği hisler: kentsel yaşamın aceleciliği ve çeşitliliği sayesinde merak duygusu tavan yapmış olsa da, bu metropolü baştan aşağı saran yoksulluk, yabancılık ve depresyon, ıstırap veriyordu London’a. Sonraki yıllarında New York’tan mümkün olduğunca uzak durdu çünkü onun da söylediği gibi, oraya her gittiğine acı çekiyor, üzerinde hissediyordu şehrin ezilen toplumunun yaşadığı baskıyı.
Jack’in mutlaka görmek istediği manzaralardan biri de Niagara Şelaleleri’ydi. Bu yüzden de, haziran ayının sonlarına doğru, Buffalo’ya giden bir trene atlayıp, Şelalelere ziyarette bulundu. Ardından, tüm yolculuğunun en çarpıcı olayı geldi başına. Şelaleleri ikinci defa görmeye giderken, polis onu ipsiz sapsız serserinin teki olarak yakaladı ve bir ay hapis cezasına çarptırdı çabucak. Olay sırasında başına gelenler, Buffalo bölgesindeki Erie County Hapishanesi’nin kayıt defterlerinde kısaca şöyle geçer:
29 Haziran 1984 tarihinde, John Lundon [bu şekilde geçiyor] isimli, 18 yaşında bir genç: Bekar: Anne & Baba Ha-yatta, Meslek – Denizci; Din – Ateist; – Avarelik suçundan dolayı, Adli Polis Charles Piper tarafından, Erie County Hapishanesi’ne getirilmiştir – Niagara Şelaleleri, New York; ve 29 Temmuz 1984 tarihinde serbest bırakılmıştır.
Serbest bırakılmasının ardından, Western New York and Pennsylvania Railroad (Batı New York ve Pennsylvania Demiryolu) trenine atlayıp, güneydoğuya gitti London. Harrisburg yakınlarındaki Susquehanna Nehri’ndeyken, kendisi gibi Erie cezaevine hapsedilmiş bir Zenci ile tanıştı. Birlikte güldüler, eğlendiler, Buffalo’da yaşadıklarından bahsettiler ve birkaç el kart oynadılar. London’ın aynı gün daha erken saatlerde başına gelenlerin tamı tamına zıttıydı, bu kısa rahatlama anları. Yoluna devam ederken bir grup çingeneyle karşılaştığında, bir adamın, elindeki kırbaçla çocuklarını dövdüğüne ve onu durdurmaya çalışan karısının da bu dayaktan payını aldığına şahit oldu. Olayın üzerinden on yıldan daha uzun bir süre geçtikten sonra yazmış olduğu The Road kitabında, hafızasında alev alev yanan o anları en ince detayına kadar yazdı London.
Bir sonraki durağı Washington, D.C.’de yaklaşık iki hafta kadar kaldı. Şehirdeki tarihi mekânları gezebildiğince çok gezmeye çalışsa da, bir noktadan sonra elindeki az miktar-da para da tükendi ve bir kiralık at ahırında kendine iş buldu. Ama her şey bir yana, bir çift ayakkabı bile dilenilemeyecek bir yer olarak hatırlayacaktı Washington’ı hep; ayaklarına giyebileceği bir şey bulabilmesi için Başkentten çıkıp, kuzeye doğru gitmesi gerekti.
Ağustos ayının ortalarına gelindiğinde, kuzeyin daha da uç noktalarına çoktan gitmişti London. Baltimore’dayken Druid Hill Park’ta bulduğu profesyonel avarelerin yanına takılıp, onların felsefeden, ekonomik teorilerden ve devrim-lerden konuşmalarını dinledi birkaç gün boyunca. London bu adamların sahip oldukları bilgilerden ve çeşitli konularda ezoterik bir dille konuşabiliyor olmalarından etkilenmişti. Onların tartışmaları, London’ı, kendi eğitimini planlaması gerektiği ve daha çok şey öğrenmeye ihtiyacı olduğu konusunda ikna etmeye yeterli oldu.
Doğu Yakası boyunca kuzeye yol almaya devam eden Jack, yazın başlarında ıstırap hissini iliklerinde hissetmiş olduğu New York’a geri döndü ve yeniden aynı duygu seli-nin içinde buldu kendisini. Boston’a geçti vakit kaybetme-den. Eylül aylarının başında Boston’a varan London, bir-kaç gününü Hub’ın güzelliklerini keşfederek geçirdi. Orada edindiği yeni bir arkadaşla kapitalizmden, Marksizm’den, sosyalizmden konuştu. London için yeni fikirlerdi bunlar ve hobo arkadaşıyla bunları tartışma fırsatını elde etmiş olması ona keyif veriyordu.
Gün geçtikçe daha soğuk bir hâl alan New England akşamları, kış mevsimi Doğu Yakası’na çökmeden önce Batı’ya gitmesi gerektiğini hatırlattı ona. Bostonlu arkadaşının deyimiyle, “Hotel de la Boston and Maine’in birinci katın-daki 88, 888 (kaçak yolcu) numaralı odada erdemli bir kanepe” bulup, Boston’dan çıktı. Massachusetts eyaletinin Lawrence bölgesinden geçti ve treni Vermont’a doğru hareket ederken, “bellolara” ve “aynasızlara” (demiryolu frencileri ve polisler) karşı gözlerini hep dört açtı. Birçok avarenin Granite State’te asılsız suçlamalarla tutuklandığını ve ağır koşullarda çalışmakla cezalandırılıp, Rutland Taş Ocakları’na gönderildiklerini duymuştu.
Eylül ayının ikinci haftasında Montreal’e varmış olan London, Kanada’yı bir uçtan bir uca geçmek için hazırdı. Fren çubuklarında seyahat etmek yavaş ve güvenilmez geliyordu ona; Montreal’den Ottawa’ya olan 120 millik (yaklaşık 200 km) yolu tamamlaması altı gün sürdü. Belki biri bir sadaka verir umuduyla geçirilmiş bir günün ardından morali bozulmuş ve eli boş bir şekilde Kanada’nın başkentinden ayrılan London, Yol kitabında neşeli bir ifadeyle anlattığına göre, birkaç trenin mürettebatlarına kafa tuttu ve hepsini atlatmayı başardı. Ardından da bir kömür vagonuna atla-yıp, ara ara kontrol noktalarındaki duraklamalarla birlikte, konforlu ve rahat bir şekilde sonraki bin mili de aştı.
Kanada’nın batısında tanıştığı genç bir avare olan George Smith de, London’a “bir hafta boyunca ya da biraz daha fazla” eşlik etti, British Columbia ilinden geçerken. Kırk yıl kadar sonra London’ın kızı Joan’a yazmış olduğu mektup-larda Smith’in hatırladıkları, London’ın avarelik gezisinin sonlarına doğru nasıl olduğuyla ilgili belli belirsiz bilgiler sağlıyor bize. Jack’in birlikte seyahat edeceği kişileri seçer-ken fazlasıyla seçici davrandığını, “tuhaf her tiple sıkı fıkı olmayan” biri olduğunu hatırlıyordu Smith. Sophia Sutherland (London’ın da 1893 yılında birkaç ay boyunca kuvvetli bir denizci olarak çalışmış olduğu iki direkli yelkenli) gemisinde yaşadıklarıyla ilgili hikâyelerle Smith’e methiyeler düzmesinin yanında, “ona bebeklik yıllarında anne şefkatiyle bakmış olan siyahi dadısı hakkında duygusal bir şekilde konuşuyordu.” Ve tabii Jack’in “hep eve döndüğün-de gazetelere makale yazarken kullanmak için bilgi toplamakla ve notlar almakla meşgul olduğuna” da dikkat çekti Smith.
British Columbia’nın Mission bölgesine geldiklerin-de, London, yolu güneye düşen Smith’ten ayrıldı ve yoluna yalnız başına devam edip, Batı Kıyılarına gitti. Vancouver’da geçirdiği zamandan keyif almıştı London. Altı yıl sonra bir arkadaşına da söylediği gibi: “kapılara ne kadar vurursam vurayım, bana hiçbir zaman sadaka vermediler – her zaman masalarına ‘oturttular.’ Sadece iki kez geri çevrilmiştim ve ikisi de yemek saatinin dışında gitmiş olduğum içindi. Ve dahası, iki yerde de, beni geri çevirdiklerinden dolayı üzgün olduklarını belirtmek adına, bana çeyrek dolar verdiler. Güzel şehir, değil mi? Sen ne dersin? Gerçi öyle tahmin ediyorum ki avareler o zamandan beri epey iyi çalışmışlar üzerinde.”
Vancouver’da birkaç gün kaldıktan sonra, London, Umatilla gemisinde fırın kömürcüsü olarak iş buldu kendine. Ge-minin kazanlarına kömür atacaktı, karşılığında onlar da Jack’i San Francisco’ya götüreceklerdi. Kendini yollara vurarak geçirdiği altı ayın ardından, Eylül ayının sonların-da ya da Ekim ayının başlarında evine döndü.

Edebi hayatı boyunca, London’ın, kendi hayatını yazılarında anlatma şansını yakalayıp da bu şansı kullanmadığı çok ender olmuştur. Ve zaten eve döndükten çok kısa bir süre sonra, avarelik deneyimlerini kurgusal yazılarında kullanmaya başladı. 1895 yılının başlarına gelindiğinde daha resmi bir eğitime ihtiyacı olduğuna karar veren Lon-don, Oakland Lisesi’ne kaydoldu ve öğrencilikle geçirdiği aylarda okul gazetesi The High School Aegis (Lise Himaye-si) için çeşitli öyküler yazdı. Bu öykülerden ikisi, “‘Frisco Çocuğu’nun Hikâyesi” (Şubat 1895) ile “Ve ‘Frisco Çocuğu Geri Döndü” (Kasım 1895), genç bir avare olarak yaşamış olduğu hayatı anlatır.
Bu öyküler, iyi oluşturulmuş olay örgüleri ve güçlü karakterize etmelerden çok, London’ın diyalekt ve yerel renkleri kullanımıyla öne çıkar. “ ‘Frisco Çocuğu’nun Hikâyesi,” Charlie isimli bir yol çocuğu hakkında bilgi toplamaya çalı-şan bir adam ile ‘Frisco Çocuğu’nun sohbetlerinden oluşur. Frisco, kendisinin ve arkadaşlarının Charlie’ye yolun yönlerini nasıl gösterdiklerini ve onu bu işe nasıl başlattıklarını anlatır adama. Ancak bir gün hep birlikte yüzmeye gittiklerinde Charlie ortadan kaybolur ve birkaç gün sonra nehrin aşağı kıyısında bulunur cansız bedeni. Bu haberi duyan adam gözyaşlarına boğulunca, konuştuğu kişinin Charlie’nin babası olduğunu anlar Frisco. Charlie’nin babası Çocuğa bu bilgi için 5 Dolar verir ve hikâyenin sonuna gelindiğinde Frisco ile dostu Leary Joe, şehirden ayrılan sonra-ki yük vagonunu yakalayabilmek için deli danalar gibi koşuyorlardır.
“Ve ‘Frisco Çocuğu Geri Döndü” öyküsünün yapısı da bunun gibi bir sohbetten oluşmaktadır. Frisco Çocuğu (London’ın yolda olduğu sırada kullandığı “monika”lardan ya da lakaplardan biriydi bu) birkaç hafta boyunca ortalıktan kaybolduktan sonra, genç avarelerden oluşan bir grup arkadaşlarıyla yeniden bir araya gelir. Bir adamı boğulmak-tan son anda nasıl kurtarmış olduğunu anlatır onlara ve tabii bir de adamın, büyük bir minnettarlıkla, Frisco’yu nasıl kendi oğlu olarak görüp, evlatlık edinmiş olduğunu. Adam ve karısı, Frisco’nun davranışlarına, diline ve kılık kıyafetine çekidüzen vermek için uğraşırlar; ancak bütün bu süreç boyunca Frisco, diriliş toplantısında gitmiş bir ateist gibi rahatsız hissetmiştir kendisini. Her gün İncil okumaktan ve bunaltıcı aile yaşamından nefret eder. En sonunda, komşuların çocuklarını ciddi dozda enfiye çekmeleri için gaza getirir, çünkü “Heycan vercek bişi yapması gerekiyı-dı.” Sonuçlar için, “Bah! O kopilleri görcediniz. Taam dedi-imde heesi uçmıştı. Ööle kaçıştıla ki evlerine, kasabada kolera salgını va sanığdınz, manyağtı” (sf. 3) der Frisco. En sonunda Frisco oradan kaçar ve kendi arkadaşlarına katılır.
Frisco ile Huckleberry Finn’in yaşadıkları arasındaki benzerlikleri ve paralellikleri rahatça görebiliyor insan. Huck gibi, Frisco Çocuğu da onu “adam etmeye” çalışan yetişkinlerden kaçmaktadır. London’ın iki öyküsü de yayınlanmamış günlüğünde yer alan yol deneyimlerinden ve daha sonra Yol’a uyarlanmış olan olaylardan yararlanır. Kimi zamanlarda yüzeysel ayrıntıların ortaya çıkarttığından daha fazlasını aktarmak istiyormuş gibi görünen London, özellikle de yol çocukları için çalmanın, acılara dayanmanın, sabırlı olmanın ve hatta ölümle yüzleşmenin nasıl doğal bir şey olduğunu betimlerken bunu yapar. Yine de bütün bunların hepsinden daha önemli bir şey var: genç bir yazarın, kendi yol deneyimlerini anlatabileceği bir biçim, kendi fikirleriyle uyuşacak bir tavır ve kendi gözlemlerinin etkisini aktarabileceği teknikler aradığını ortaya koyuyor bu iki öykü. Avarelik seyahatlerini yazarken tüm kariyeri boyunca bu problemlerin üzerinden gelmeye çalıştı London.
London, sonraki iki yılda, avarelerle ilgili iki eser daha hazırladı. Bunlardan ilki olan “The Road” [Yol] başlıklı makale 1897 yılında San Francisco Examiner’a gönderildi, ancak Jack’in Klondike’ta olduğu 1897-98 yıllarında reddedildi. Geri döndüğünde üç gazeteye daha yayınlatmaya çalıştı London – üçü de geri çevirdiler – ve en sonunda Arena tarafından 10 Dolar karşılığında (abonelik bedeli 10 Dolar ve makalenin 12 kopyası) kabul edildi. Makalesinin yayınla-nacağına o kadar emindi ki, gidip bir muhabire yazısının kabul edildiğini anlattı; ama o günden kısa bir süre sonra London’ın eline geçen bir mektup, makalenin “ ‘yeni sahipler tarafından gazete politikasında değişikliğe gidilmesinden dolayı yayınlanması mümkün değildir’ ” diyordu. Böylece “Yol” da London’ın reddedilen hikâyeler ve makalelerden oluşan dosya istifinin arasına inzivaya çekildi ve 1970 yılına kadar basılmadı. “İşçinin Avareliğe Övgüsü” isimli diğer eser ise 1899 ya da 1900 yılındaki yazışmalar sırasında kayıp postalarla uçtu gitti.
“Yol” öyküsünde, London, avarelik hayatının yeterince bilinmediğini ve bu makalesi sayesinde, hobo yaşamıyla ilgili yanlış bilinen birçok şeye açıklık getirileceğini söyler. Birçok insan avare görmüştür ve hatta ara sıra yolların halkına mensup kimselerle tanışanlar bile olmuştur mutla-ka, ancak avareliği, onun hayatını ve onun argosunu (lingo-lehçe) gerçekten bilen çok az insan vardır. Avare insanlar, serseri anlamına gelen vagabond, kısaca “Vag” kelimesiyle tanımlanırlar genellikle. London’ın da dediği gibi, “var olmanın noksanlığı ile onun arasında duran sadece üç harf var. Hiç kimseliğin harap olmuş sarp kıyısında öylece dikiliyor”.
Ardından da avareler arasındaki kast sisteminden bahseder London. Sistemin piramidinin tepesinde “Profeşler,” yani bu işin profesyonelleri oturur. Hiçbir zaman çalışmıyordur çünkü kendisi yılların deneyimine sahiptir ve nasıl dilenmesi gerektiğini, başka insanları kendi istediği şeyi yapmaları için nasıl razı edeceğini ve ona kıyafet vermelerini sağlayacağını çok iyi biliyordur. Avarelik dünyasının ‘aristokratları’ ve en çok korkulması gerekenleridirler, çünkü suç işlemekten asla çekinmezler, söz konusu sahip oldukları konum ve itibar olunca. Bir alt basamak ise en büyük sınıfı, yani çalışan avareleri temsil eder. Onlara genellikle “Batan Keşler ” denilir; “batan”larını (battaniye) sü-ekli yanlarında taşırlar ve ekin mahsullerinin – buğday, şerbetçiotu, dutsu meyveler – hasat döngüsüne göre oradan oraya seyahat ederler. Avareler arasında en hor görüleni “Aylak Leyla” olarak tabir edilendir ki London’ın söylediği-ne göre, bu kişi modern mecmualarda sık sık karikatürize edilir ve sık sık tüm avarelerin bir temsilcisi olarak görülür. “Ne aşırı derecede kötü, ne de iki paralık bir kimsedir: bitikliğin son demlerinin dibinde kendini bırakıp gitmiş bir halde, varlığı şüpheli bir şekilde devam eder hayatına… Hayattaki tek amacı, tek hayali, tek ideali kafayı çekmektir”.
Sınıflandırmalara karşı kafa tutan diğerleri ise ucuz cin ve suyla yaşayan “Dalga Ayyaşları”dır. Gruplar halinde seya-hat ederler ve bedenlerini yiyip bitiren “beyaz çizgiden” aşırı derecede içiyor olmaktan ötürü genç yaşta ölüp giderler genellikle. Avarelerin birçoğu sakattır: ya bir kolunu, ya bir bacağını kaptırmıştır bir kazada. Genellikle çiftler halinde hareket ederler ve bir “profeşi” kendilerine koruyucu yap-maya çalışırlar. Birbirlerinin sakatlıklarından ve yaraların-dan bahsetmenin onlar için tuhaf bir tutku olmasıyla birlikte, kendi şanssızlıklarını saatlerce anlatmaktan usanmazlar. London’ın da vurguladığı gibi, “Vücutlarından küçücük bir parçanın kesilmiş olması bile tüm sakatları hısım yap-maya yeter”. London, avareler hakkında yazdığı son öyküsü “Prenses”te sakatları ve öykü anlatıcılığını ele almasına yetecek kadar ilgiliydi hobo yaşamının bu tarafıyla.
“Yol” hikâyesi esas itibarıyla açık sözlü ve eleştiri içermeyen bir yazı olsa da, konu “Yol çocukları” meselesine geldiği zaman telkinlerde bulunmaktan çekinmez London. “Hepsinden kötüsü, ‘Yol’ adı verilen ıslahevidir – masum çocukları esir alır ve onları yozlaştırır” der. Yeni gelenlere zarar veren şeyin “çevrenin değiştirilmesi” olduğunu söylediğinde, London’ın, Herbert Spencer tarafından yazılan “Sosyal Darwinizm” eserine olan ilgisinin gittikçe artmakta olduğunu rahatlıkla görebilir insan. Ancak en cesur olanlar hayatta kalır ve onları öldürmeyen şey güçlendirmektedir; zayıf olanlar ise genellikle çeşitli kazalar yüzünden korkunç sonlarla yok olup giderler. Hayatta kalmış olanlar, çaylak-lık dönemlerini rekabetin vahşi ormanlarında geçirmişlerdir ve artık hazırdırlar, yeni “profeşler” olmaya.
“Rods and Gunnels” (The Bookman,XV [Ağustos 1902], sf. 541-544) [Fren Çubukları ve Makas Kirişleri] isimli öyküsü de, London’ın, modern gazete ve dergilerde avareler hakkında çıkan ve yalan yanlış olarak değerlendirdiği yorumla-ra karşılık verme girişimidir. Bu yazı, “muhallebi çocuğu” (çaylak) gazetecilerin ve sosyologların topluma aksetmekte oldukları yanlış bilgilerden London’ın nasıl iğrenmiş olduğunu ortaya koyar. Tren mürettebatlarının çok daha “atarlı” olduğu Batı’daki avarelik hakkında çok az şey bildiklerini ve yol dili konusunda en ufak bir fikirleri bile olmadığını söyler, bu sahtekârların. Yolcu vagonlarının altındaki dengeleyiciler, yani “fren çubukları,” ile yük vagonlarının altındaki metal bağlantı kirişleri, yani “makas kirişleri” arasın-daki fark gibi basit şeyleri bile bilmezler. Bu farklılıkları, makas kirişlerinde ve fren çubuklarında yaptığı yolculuklardan edindiği bezdirici deneyimlere dayandırarak dramatikleştirir London. Ardından da açık bir biçimde belirtir:
Bu makalenin amacı: daha az deneyimli yerel avarelerin kendileri de gerçek “yol” kavramının ne olduğu konusunda epey cahil olunca, sadece ve sadece yerel avarelerle ilgile-nen parazit sosyologlar da tüm gelip geçiciliklerinde aynı derecede cehalete sahip olmalılardır.
Sahtekârlar, “profeş” (ya da “kuyruklu yıldız”), “muhallebi çocuğu,” “batan keş,” ya da “aylak leyla” gibi tabirlerin arasındaki farkları anlamazlar. Zaten kolay anlayabilecek gibi de değillerdir; çünkü soru soran kişiler yolun yöntemlerini kendilerinin de bildiğini ispatlayana kadar, “profeşler,” yeni gelenlerle pek konuşmamayı tercih ederler. “Profeşler” aslında “yeraltı dünyasının aristokratları”dırlar. Hayatta kalmak için verilen savaşta en güçlü ve en dirençli olanın kendileri olduğunu ispat etmişlerdir. London’ın da söylediği gibi: “Lord ve üstattırlar onlar, agresif adamlar, en eski soylular, Nietzsche’nin sarışın canavarları, saf üstün-lüğün ve gücün içinden arzulu bir şekilde, önlerine geleni fethederek geçenler”. Avareler ya da yazarlar, “profeşlerin” deneyimlerine ve bilgeliklerine ulaşana kadar, Amerikalılar, avarelik hayatının gerçekte nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyecekler.
Ne “Yol” ne de “Fren Çubukları ve Makas Kirişleri” özellikle iyi yazılmış eserler değiller, ancak London’ın bu yazılarında ele aldığı materyaller – kelime seçimleri, avarelerin türleri ve hobo hayatının gösterdiği çeşitlilikler – daha sonraki işlerin-de de öne çıktığı için imalı bir önem taşıyorlar. Avarelik hayatının gerçeklerini bir kez sunmuştu London, gerçeklere dayanan bu materyali kurgularında kullanmaya ya da Amerikan toplumunda avarelerin varlığının ABD halkı için ne ifade ettiğini makalelerinde ortaya koymaya hazır görünüyordu. Gelgelelim, bu hedeflerine ulaşmasından önce, yol deneyimleriyle örtüşen iki şey daha yazdı London.
London’ın ilk hikâye seçkisinin de yayınlanmış olduğu, 1900 yılının Mayıs ayında, Boston Evening Transcript gazetesi London’a ait olan “Jack London in Boston: Reminiscence by the Author of ‘Son of Wolf’” [Jack London Boston’da: ‘Kurt Dölü’nün Yazarından Hatıralar] başlıklı kısa yazıyı yayınladı. London’ın avarelik yolculukları hakkında yazdığı diğer şeylerin birçoğundan daha farklıydı bu makale. Ne kurgu ne de açıklama olarak nitelendirilemeyecek olan bu eser, gerçekten de, geçmişte kalmış olan şeyleri keyifli bir şekilde yad etmeyi amaçlayan bir anı yazısıydı sadece. Ve muhtemelen, Boston firması Houghton Mifflin and Company tarafından yayınlanmakta olan Kurt Dölü’nün reklamını yapma amacı taşıyordu. Hepsinden de öte, London’ın avarelik deneyimlerini konu alan ve gerçek bir kitap uzunluğuna sahip Yol eserinin bazı bölümlerinde yer alan mizahı ve neşeyi hatırlatıyor insana bu deneme.
New York’tan ayrılıp, Boston’a hareket etmesini anlatarak başlıyor London. “Bellolar” (tren polisleri) yol boyunca fazlasıyla sorun çıkarırlar ona. En sonunda üstü açık bir yük vagonuna saklanıp, orada gazete okur ve kimselere çaktırmadan kestirir. Ardından bir “bello” London’ın orada olduğunu fark eder ve sanki beleş yolculuğuna derhal son verecekmiş gibi davranır. London’ın anlatımıyla,
Hareket eden bir trenden her an zorla atılma tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Hiç hoş değildir böyle şeyler; bu yüzden ben de adamla ağız dalaşına girip, tavırları yüzünden laf soktum ve ölçüsüz öfke yüzünden ortaya çıkan psikolojik felaketlerden ve kalp damarlarının verdiği tepkilerden bahsederek kafasını şişirdim. Ayrıca ecdadına da bir güzel laf atıp, soy ağacını da elden geçirdim. Çok yönlü bir avareye yakışacak şekilde, her zaman küfürlerin uçuştuğu İngiliz-cem ve pekiştirmeli sıfatlar konusundaki ustalığımı kullanarak adamı bulunduğum yöne doğru çekmeyi başardım.
Tren polisi, London’la ağız dalaşına girmeyi kabul eder, ancak London’ın içinde yaşadığı geniş borunun bir ucun-dan bir kez girdi mi, avantajını kaybetmiş olur. London borunun diğer ucundan çıkar ve “kumtaşını” kendi gücü üzerinden vurur.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Boston’a vardı London. Eylül ayının başlarıydı henüz. Bir ara polisle başı belaya girecek gibi olsa da, Uzak Doğu’da denizcilik yaparken yaşadıkları gibi çeşitli hikâyeler uydurup, bir şekilde yırtmayı başardı. Ardından da Boston şehrinin merkezindeki Boston Common Parkı’na attı kendisini ve orada kayboldu – London’ın söylediğine göre hayatında sadece bir kez olmuştu böyle bir şey. Parkın içinde amaçsızca dolaşırken, kendisi gibi Boston’da avarelik yapmakta olan, Güneyli bir üniversiteli gençle karşılaştı ve Charleston’da, Bunker Hill Anıtı’nın yakınlarında birkaç gün geçirdiler birlikte. “Güneş ışığını alıyorduk biz burada” diye yazdı London, “Karl Marx’tan, ekonomistlerden bahsediyorduk.” Konuştukları şeylerin arasında Kant ve Spenser da vardı; keyif alıyorlardı birbirlerinin sohbetlerinden. Ancak vedalaşmak zorunda kaldılar, çünkü London gözlerini “Montreal ve Ottawa’ya dikmişti ve kış yaklaşıyordu.”
London’ın kafası güzelken çok az bir çabayla ürettiği diğer bir parça da, “The Worker and the Tramp: A Villanelle” (The Comrade, I [Ekim 1901], 14) [İşçi ile Avare: Bir Villa-nelle] isimli, on dokuz dizelik bir şiirdir. Amerikalı işçilerin birçoğunun avarelere karşı nasıl babacan bir tavır takındıklarının gösterilmeye çalışıldığı, beceriksiz bir girişimdir bu eser. Para hediyesinin – “Al bakalım, bir çeyreklik” – işçilerin yol insanlarına olan borcunu ödemeye yetmeyeceğini, ancak emekçilerin bunu anlamadıklarını savunur London; ama bunu söyleyiş biçimi, zorlama olduğu belli olan uyak-ları ve belirgin ironi, anlatmak istediklerinin içine eder. London’ın sırf bu şiirini okuyan bir insan, Amerikalı yazarın şiir konusunda pek de yetenekli olmadığını hiç düşünmeden söyleyebilir.
1906 yılının sonlarında ve 1907 yılının başlarında Yol eserinin bölümlerini yazmaya başlamasından önce, London, avarelik hayatını ve bu olayların kendi görünümüne nasıl bir etki etmiş olduğunu konu aldığı üç nesir daha dök-tü kâğıda. Bu nesirlerin ilki, “How I Became a Socialist” [Nasıl Sosyalist Oldum], The Comrade’de, II (Mart 1903), 122-123, yer aldı. Bu yazısında, Nietzsche’den aldığı sarışın canavar idealarının, avarelik deneyimleri sayesinde sosyalist kavramlara nasıl dönüşmüş olduğunu anlatıyor London. Hayatı boyunca hep bireyci bir tutum takınmış, ekmeğini alnının teriyle kazanmaya inanmış olan Lon-don’ın fikirleri, adam gibi adam olan birçok işçinin o zorlu çalışma koşulları altında ne hale gelmiş olduklarını ve nasıl acı çektiklerini, sakatlandıklarını, kendilerini yollara atmak zorunda kaldıklarını gördükten sonra değişti. “Öfkeyle büyüyen bireyciliğim çok kuvvetli bir şekilde içimden söküp atılmış, onun yerine de yine aynı kuvvetle başka bir şey yerleştirilmişti” diye açıklıyor bunu. Yolu bırakıp da Kaliforniya’ya döndüğünde ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçilerin yaşadıkları problemler hakkında okumaya başladığında, kendisinin sosyalist bir bireye dönüştürülmüş olduğunu fark etti London. London’ın kişisel deneyimleri ve bu etkinliklerinin daha sonra hayatını nasıl şekillendirmiş oldukları eserin tümünde vurgulanır.
Wilshire’s Magazine [Wilshire’s Dergisi] isimli mecmuada 1904 yılının şubat ayından Nisan ayına kadar üç parça halinde yayınlanmış olan “The Tramp” [Avare] London’ın avareliği konu alan yazıları arasındaki en teknik ve en propagandacı nitelikte olanıdır. Kapitalist toplumun ihtiyacı olandan daha fazla iş gücünü barındırdığını ve avareliğin de “ekonomik gereksinimlerin bir yan-ürünü” olduğunu savunur. İşçiler ne zaman greve girse, onların yerini almayı bekleyen “it oğlu itlerin” sayısı greve çıkanlarınkinden her zaman daha çoktur; ama piyasadaki tüm işler doldurulduğunda (ki genellikle böyle olur) ve istihdam tamama vardığında bile hâlâ iş aramakta olan ve en basitinden bir iş bile bulamayan insanların sayısı çok ciddi ölçülerdedir. Çalıştıkları yere uyum gösteremeyen ve verim sağlayamayan bazı çalışanları kolaylıkla çıkarabilirler işten, ama ötekiler, emekçi sınıfından bir elemana ihtiyaç duyan bir işveren bulamazlar. Dolayısıyla işinin adamı olan da olmayan da benzer sebeplerden ötürü vurmuşlardır kendilerini yollara. Günlük hayal kırıklıklarından, işsizliğin utancından ve içlerine düşmüş oldukları cehennem gibi boşluktan kaça-bilmek için avarelikte bulurlar kendilerini.
Yolun bu yeni adamları, etraflarını sarıp sarmalayan özgür-lükten başları dönerken, yola çıkmaları sayesinde başka adamların, kadınların ve çocukların iş bulmalarını güven-ceye almış olduklarını fark etmezler. Avarelik, “ihtiyaç fazlası işçi ordusu gibi ekonomik bir gereksinim değildir…ekonomik bir gereksinimin yan-ürünüdür.” Kapitalist toplum açısından, yol, “sosyal organizmanın içindeki atıkların dışarı salgılandığı” bir güvenlik vanasıdır. Dahası, avarelik, yirminci yüzyılda “haremağasının rolünü” oynamaktır: “Üremez. Kısırlık, onun payına düşen şeydir.”
Avareliğin vaat ettikleri hakkında kinayeli olduğu kadar anlayışlı da olan bir paragrafla noktalar yazısını London. Amerikalılar, avarelerin otoyolları ve tren manevra istasyonlarını doldurmalarına izin vermek zorundadırlar; avarelerin çalışmaya zorlanmamaları, hatta teşvik bile edilmemeleri gerekir. Eğer böyle bir şey yapılırsa, an itibarıyla iş sahibi olan çalışanlar da işsizler ordusunun arasına atılacak ya da iş bulmak isteyenlerin oluşturacağı devasa bir ordu tüm toplumu devirecektir. Hobo bir kahramandır; Amerika’nın düzeninin devam etmesinde başrol oynar: “onlara hak ettikleri itibarı vermeliyiz,” diye yazar London. “Bırakın, adil olalım. O da bu hale getirilmiştir. Toplum bu hale getirmiştir onu. Kendi kendine bu hale gelmiş değildir” .
“What Life Means to Me” (Cosmopolitan Magazine, XL [Mart 1906], 526-530) [Hayat Benim İçin Ne İfade Ediyor] eseri, London’ın avarelik günlerine eğilmez. Aksine, 1894 ilkbaharı ve yazı öncesinde benimsemiş olduğu hayat felsefesini gözden geçirir ve yoldan dönmesinin ardından düşüncelerinin ve eylemlerinin ne şekilde olduğunu özetler. 1894 yılında Doğu’ya gitmiştir ve gördüğü şeyler, London’ın deyimiyle, “onu feci şekilde korkutmuştur”. “Istırabın toprak altına kadar inen derinliğinde toplumun bodrum katını” gördüğü zaman, o güne kadar benimsemiş olduğu bireycilik felsefesinde yeni düşünceleriyle örtüşen herhangi bir şeyin kalmamış olduğunu hissetti; şüphe duymaya başladı, savunmak istediği fikirlerin iş ahlâkı, kapitalizm, en güçlülerin hayatta kalması gibi şeyler olduğundan. Aksine, Amerikan sistemini sorgulamaya başladı ve birçok adamın kaybolup gitmiş olduğu cehennemsi boşlukta kendini yitirmemeye karar verdi. Eğer aklını kullanırsa, görmüş olduğu sefillikler-den kendisini uzak tutabileceğini düşünüyordu. “Böylece, bundan sonra satacağım şeyin kaslarım değil, beynim olmasına karar verdim.”
Bir yandan yazdığı makaleleri yayınlatmaya çalışıyor, bir yandan da avareler hakkında çeşitli öyküler yazıyordu London. Gönderdiği makalelerin büyük bir kısmı zamanla kabul edildi; ama yazdığı ilk hobo kurgusu editörler tarafından reddedilmiş ve avareler hakkındaki ilk öyküsünü ancak 1903 yılına gelindiğinde satabilmişti. “Local Color” (Ainslee’s, XII [Ekim 1903], 74-82) [Yerel Renk], London’ın avare arkadaşı Frank Strawn-Hamilton’dan esinlenerek yaratmış olduğu, Leith Clay-Randolph isimli geveze bir avareyi anlatır. Clay-Randolph anlatıcıyı ziyarete gelir ve ondan yemek, kıyafet ve yatacak bir yer dilenirken, bir yandan da gazete makalesi yazmak konusundaki deneyi-miyle ilgili bol bol atıp tutar. Sahip olduğu etkileyici isme uygun bir hayat sürüyordur Clay-Randolph. Avare olması-na karşın, çok okumuş, dünyada çok yer görmüş bir bilge ve bir filozoftur kendisi.
Clay-Randolph’un anlattığı ilginç hikâyeye rağmen, “Yerel Renk” güçlü bir eser değildir, çünkü London bizzat telkin etmiş olduğu şeyleri hayata geçirmeyi başaramamıştır. Yakın arkadaşı Cloudsley Johns’a da söylemiş olduğu gibi, bir yazar, yarattığı karakterlerin kendi kişiliklerini dramatize etmelerine izin vermelidir; okuyuculara kendisi anlatamaz, onlara göstermesi gerekir. Ve bu açıdan da Clay-Randolph insana inandırıcı gelmeyen bir karakterdir; London, onun kendi karakterini özgürce oynamasına izin vermez. Öykü, genel olarak, Clay-Randolph’un
bahsettiklerinden ve anlatıcının sorduğu birkaç soru ile yaptığı birkaç yorumdan oluşur.
Bununla birlikte, London’ın, avarelik deneyimlerini kurgu eserlerinde kullanmaya çalışırken ne tür problemlerle karşı-laşmış olduğunu açığa çıkarıyor olmasından dolayı bir önem taşır bu öykü. London’ın kendi deneyimlerini nasıl aktardığıyla ilgili önemli soruların sayısı azımsanamayacak ölçüdedir. London’ın kendi materyallerine karşı olan tavrı ne olurdu? 1894 yılından sonra onu böylesi etkilemiş olan sosyal ve ekonomik problemlerle nasıl başa çıkabiliyordu? Nasıl yaratmıştı avare bir kahramanı? Avareliği bir kahramanlık hikâyesine dönüştürmesine okuyucuları izin verir miydi? “Yerel Renk,” bu sorulara, ilginç olduğu kadar eksik de olan bazı cevaplar veriyor.
Clay-Randolph, avareler hakkındaki öyküsüne başladığı zaman, gazete editörünün onu sosyal, ekonomik veya felsefi görüşlerinin üzerine çok fazla eğilmemesi için uyarmış olduğunu söyler anlatıcıya. Aksine, lehçelere ve mizaha ağırlık vermelidir; “yerel renklerin” anlatıldığı kısa, komik bir yazı üretmesi gerekiyordur. London da editörlerden aynı tavsiyeleri almıştı; ya öyküsünde çizdiği avare portresini serseri bir kahraman olarak anlatacak, ya da bir gazete muhabiri gibi objektif bir tutum takınacak, avarelik hayatı-nı kasvetten uzak (ve tabii ki çirkin olmayan) detaylarla betimleyecekti. Owen Wister’ın The Virginian (1902) [Virginialı] eserindeki kovboy figürünün aksine, avarenin bir “kahraman” olması mümkün değildi çünkü kahramanlık sergileyecek bir karakterin asaletini barındırmıyordu yeterince. Bu yüzden de, London’ın “Yerel Renk” öyküsü, her ne kadar mükemmel bir kurgu eseri olarak tanımlanamayacak olsa da, avareler hakkında ciddi yazınlar ortaya koymak isteyen bir yazarın nasıl engellerle karşılaştığını ifşa ediyor olması açısından çok önemlidir.
London, yazarların, hikâyelerini yazarken iki kaynaktan ilham aldıklarına dikkat çekti bir seferinde: kendi deneyimlerinden ve diğer yazarların hayatları ve kitaplarından. London’ın bir sonraki avarelik öyküsü, “The Apostate” (1906) [Dönek], Amerikalı yazarın kendi deneyimlerinin ürünüdür kısmen. Annesine ve ailesine destek olabilmek için yedi yaşından beri çalışmak zorunda kalmış olan küçük Johnny’nin hikâyesinin anlatıldığı bu öykünün büyük bir kısmı, çalışmaya devam edebilmek için yıllar boyunca verdiği çabaları ve düşünceli bir insan olarak yavaş yavaş parçalanmasını yansıtır detaylı bir biçimde. Johnny bir gün hastalanır ve birkaç gün boyunca yataktan çıkamaz. Ardından neler olduğu fark eder ve işinden ayrılıp, kendini yollara vurarak bir “dönek” olmaya karar verir.
Bu öyküsünün, London, genç adamların neden hobo olma-yı seçtiklerinin ve bu seçimin altında yatan sebeplerin tartı-şıldığı bir inceleme çalışması olmasını amaçlamıştır. London’ın, hayatının 1894 baharında bir avare olmaya karar vermesinden önceki döneminde neler yaşamış olduğu ile ilgili bildiğimiz şeyler doğruysa, kendisi de genç Johnny’nin yaşadığı hüsranların bazılarını yaşamış demektir. Ergenlik çağındaki çocukları ve genç adamları fabrikaların dört duvarından alıp, avareliğe iten şey, sürekli olarak hayvan yerine konulup, ucunda hiçbir amaç olmadan, adeta uyuş-muş bir şekilde çalışıyor olmaktır. Yokluklarının, ailelerinin cüzdanları ve yemek sofraları için ne ifade edeceğini bilerek giderler, ancak kendi kimliklerini – ve akıl sağlıklarını da – korumak istiyorlarsa gitmeleri gerektiğinin de farkındadırlar.
“Yerel Renk” gibi, “Dönek” de esasen kısa bir güldürüdür. Ve London da yine gösterdiğinden daha fazlasını anlatıyor olması yüzünden suçludur; çok az karakter gelişimi, çok fazla duygusallık ve propaganda barındırıyor öykü. Gelgelelim, genç adamların neden hoboluğu seçtikleri konusunda inandırıcı bir tablo çizdiği de bir gerçek. London’ın muhtemelen avareliğe döndüğü zaman hissetmiş olduğu suçluluk komplekslerinden de izler taşıyor bu eser. Ailesinin parasal ihtiyaçlarını karşılamak ile kendisini bulma arzusu arasındaki çatışmayı o da yaşadı.
1906 sonbaharının sonlarına doğru The Iron Heel [Demir Topuk] eserini tamamlamasından kısa bir süre sonra (roman 1908 yılına kadar yayınlanmadı), London, yol deneyimleriyle ilgili en kapsamlı çalışmasına başladı – dokuz kompozisyonu önce Cosmopolitan Magazine dergisinde yayınlandı, ardından da Yol (1907) adı altında bir kitapta toplandı. Avarelik günlerinde yaşadıklarını tam boy bir kitap cildinde tüm ayrıntılarıyla anlatması için daha önceleri de cesaretlendirilmiş olsa da London (bunu yapmayı ne kadar istiyor olduğunu kendisi de ifade etmişti), belli bazı koşullardan dolayı ancak 1906 yılının sonlarına doğru başlayabildi avarelik serilerine. Bu sorunlardan ilki, Demir Topuk eserini bir yazı dizisi olarak satmakta güçlük çekiyordu ve azımsanamayacak boyutta olan günlük harcamalarını karşılayabilmesi için kaynaklara ihtiyacı vardı. İkinci olarak, Cosmopolitan’dan sağlam bir avans almış olduğu makaleleri yazmaya henüz başlamamış olduğu için dergiye borcu da vardı. Ama en azından şimdi, bu borçlar karşılığında, London’ın avarelikle ilgili hazırlayacağı bir yazı dizisini kabul etmeye razıydı Cosmopolitan. Ve içinde bulunduğu sıkıntılı koşulların en sonuncusu, deniz yoluyla dünyayı gezme hayalini gerçekleştirebilmek için inşa ettiği gemisi Snark’ın yapım aşamasında girdiği ve her geçen gün dağ gibi olan borçları ödeyebilmesi için feci şekilde ek gelire ihtiyacı vardı. 1906 yılının sonlarına gelindiğinde, bu sıkıntılar arasında London’ın başını en çok ağrıtan Snark’tı.
London’ın o zamanki öncelikleri ve acilen halledilmesi gerekenler, Yol kitabının yazılış tarzının belirlenmesinde önemli rol oynadı. Cosmopolitan’a olan borcunu kapatma-sına yetecek kadar kelimeyi kâğıda döktükten sonra, London, gittikçe kontrolden çıkmaya başlamış olan harcamalarını karşılayabilmek adına daha fazla para kazanmak için yazı dizisine devam etti. Aklında kaç makalenin olduğunu, hangi sırayla yazacağını ve ne tip konuları ele alacağını hiçbir zaman tam olarak bilmiyordu. Yapıtları, planlama konusundaki eksikliğini ve yazdığı hikâyelerin biçimini vurgulamaktansa bir sürü palavra sıkmak konusundaki alışkanlığını ele verdi.
Yol kitabının dokuz bölümünün büyük bir kısmı, London’ın seyahatlerinin etkisinin tam olarak verilmesi için kronolojik açıdan sıralanabilmelerine yetecek kadar belli olayları ele alıyor. Ama kitap yayınlandığı zaman, London, yazdığı parçaların, yaşadığı deneyimlerin etkisini tam olarak verecek bir sıralamayla yerleştirilmesindense, onları yazmış olduğu plansız düzende konulmasından gayet memnundu. Yazılardan ikisi, “Road-Kids and Gay Cats” [Yol Çocukları ve Serseriler] ile “Confession” [İtiraf], esas itibarıyla London’ın 1892 yılındaki ilk avarelik seyahatlerini ele alır. Diğer ikisi, “Hoboes That Pass in the Night” [Geceleyin Göçen Hobolar] ve “Two Thousand Stiffs” [İki Bin Ayyaş], Kelly’nin Ordusu’yla yaşadığı çılgınlıklara yoğunla-şır. “‘Pinched’ ” [Züğürt] ile “The Pen” [Kalem] öykülerinde ise Erie County hapishanesindeki günlerini yaşarız. Buffalo’dan Washington D.C.’ye, oradan da Kuzeydeki New York City’e yaptığı yolculuklar “Pictures” [Resimler] ve “Bulls” [Aynasızlar] isimli yazılarında betimlenir ve “Hol-ding Her Down” [Baskı Altında], London’ın, Kanada’nın Batısına doğru ilerlerken bindiği trenlerin mürettebatlarının nasıl atlandığının eğlenceli bir hikâyesidir.
Yol’un tekil bölümlerinin genel olarak anlatıcının ağzından, komik bir formda anlatılıyor olması o kadar da şaşırtıcı değil. Elindeki hobo malzemelerini geniş çaplı bir anlatıya dönüştürmekte güçlük çekiyormuş gibi görünen London, birkaç genellemeyi okuyucunun gözlerinin önüne getirebilmek için konu açısından başlı başına ayrık olan yazıları çeşitli kurgularla ve hikâyelerle bir güzel yağlamayı tercih etti. Bu yaklaşım, Yol kitabına bir yandan halkla ilgiliymiş gibi bir görünüm kazandırırken, öte yandan da bütünlük konusundaki eksikliğine bir katkıda bulundu. Örnek vermek gerekirse, kitabın ilk bölümü, “İtiraf,” London’ın 1892 yılında Reno’daki bir kadına yalan söylemesiyle ilgili bir hikâyeyle başlar. London, ardından, Reno’da yaşadıkla-rından bahseder, kadına geri döner, sadaka toplama konusundaki başarısızlıklarına bağlar, ona yemek vermeyi inat-la reddeden bir adamı tasvir eder, yeniden Renolu kadına geri dönüş yapar, hikâye anlatmak konusundaki becerilerine geçer ve en sonunda yeniden Reno’daki kadınla kapatır. Dokuz bölümün dokuzu da benzer üsluplarla örülmüştür: London bir fikirle başlar, aklına gelen farklı hikâyeleri ya da deneyimleri kullanarak konudan sapar, ardından da başla-dığı yere geri döner. Kitabın, Huntington Kütüphanesi’ndeki dosyada bulunan el yazmasından yola çıkarak bir yargıda bulunacak olursak, London, her zaman yaptığı gibi, hızlı kompozisyon yazım tekniklerini uyguluyor, yayıma gön-dermeden önce de çok az gözden geçiriyor ya da hiç geçirmiyordu. Eğer deneyimlerine bir şekil vermeyi ya da kendi avarelik seyahatlerine verdiği tepkileri daha yakından incelemeyi tercih etmiş olsaydı, kitabının barındırdığı anlamları çok daha üst seviyelere çıkarabilirdi.
Ama bu eleştirilerin dozu çok daha arttırılabilir. Yol kitabının, bütünlükten uzak olmasına ve şaşırtıcı derecede az toplumsal görüş içermesine rağmen eğlenceli bir kitap olduğu bir gerçek. London bir hikâyeyi nasıl anlatacağını iyi biliyor ve Yol da Amerikalı yazarın bir öykücü olarak ne kadar becerikli olduğunu gözler önüne seriyor. Ernest Hemingway’in A Moveable Feast eserindeki ruh haliyle uyuşan kelimelerle, London da yazdığı nice bölümden birine koyuyor noktayı: “Gün bitmişti – tüm günlerimin bir günü. Yarın da başka bir gün olacaktı ve ben gençtim”. Joan London, babasının, Yol kitabını yazdığı sırada deneyimlediklerini tamı tamına doğru bir şekilde özetler: “Demir Topuk’u yazmanın verdiği gerginlik yüzün-den yorulmuş ve içinde bulunduğu onca sıkıntıya bir de Snark’ın yapımı eklenmiş olan Jack, mutlu bir şekilde geç-mişe kaçıp, maceralarını yeniden yaşadı ve onları kusursuz, güçlü bir nesir olarak karşımıza çıkardı.”
London, avarelik hayatı ile ilgili yeni bir eseri daha kaleme almak üzere masasının başına geçtiğinde aradan dört yıl geçmişti – bu sefer Saturday Evening Post için yazıyordu. “The Hobo and the Fairy” (CLXXXIII [11 Şubat 1911], 12-13, 41-42), bir köprünün altında uyumakta olan, Ross Shaklin isimli bir hobo ile açılır. Tıraşsızdır, pistir, her tarafı kana bulanmıştır ve besbelli, alem yaparak geçen bir gecenin ardından, akşamdan kalmadır. Hurda yığınına gönderilmek için hazır olan bir insan enkazıdır resmen.
Ardından küçük Joan çıkar sahneye. Shaklin’i bulur küçük kız, adamın etrafında uçuşan sinekleri kovar ve onu güneşin sıcaklığından korumak için şemsiyesini açar. Shaklin ise Joan’ı tepesinde dolanıp dururken görür uyandığı zaman. Kızın, hayatın kötü taraflarını tanımayan bir peri olduğunu düşünür en başta, kendisini altüst etmiş olan ve şu anda yatmakta olduğu yerde yatmasına sebep olan şeyleri. Kelimelerini dikkatle seçen London, hobonun rezil görünümünü ve küçük Joan ile onun yakınlarda bulunan evinden yayı-lan Cennet Bahçesi havasını tasvir eder uygun bir şekilde. Shaklin, hayatının her aşamasında vermiş olduğu zorlu sınavlar ile hobo olmuş olmasının altında yatan sebep arasında bağlantı kurmaya çalışır; ama küçük kız, adamın söylediklerini bir yandan dinliyor olsa da, düşünce şeklini değiştirip, ayağa kalkması ve yeniden denemesi gerektiğini söyler Shaklin’e. Hobo da böyle yapmaya karar verir.
Shaklin’in, küçük Joan (London’ın kendi kızı Joan’la aynı yaştadır) ile karşılaşma şansını ve kızın, Shaklin üzerinde sadece birkaç dakika içinde bıraktığı etkiyle adamın alış-kanlıklarını değiştirebileceğini vurgular London. Shaklin uzun yıllar boyunca avarelik yapmış ve suç unsuru içeren birkaç olayda da pay sahibi olmuş olmasına rağmen, Joan, onun hayatını sadece birkaç saniye içinde başka bir şekle sokabilecek güce sahiptir. London’ın, Shaklin’in ani dönüşümünü ele alırken kullandığı dil pek ikna edici değildir ve dolayısıyla, karamsar başlayan hikâyenin mutlu sonla bitiyor olmasını saymazsak, Post’un bu eseri nasıl satın almış olduğunu merak ediyor insan. London’ın hobosu, kaba görünümlü ama altın kalpli bir Bret Harte kahramanıdır ve bu kahramanın gerçek kişiliğini ortaya çıkarabilmek için gereken tek şey, bütün bu özelliklerin, küçük Joan’ın iyiliği sayesinde açığa vurulmasıdır. London bu hikâye üzerinde çok çalışmadı ve ne kadar az uğraşmış olduğu da apaçık ortada.
London’ın 1916 yılında ölmesinden iki yıl sonra yayınlanan “The Princess” [Prenses], Amerikalı yazarın avareleri konu alan kurgu eserlerinin sonuncusudur – ve muhtemelen yazdığı hobo hikâyeleri arasında da en tuhaf olanıdır. Hepsi tek kollu olan, ihtiyar üç avare, vahşi bir hobo ormanında bir araya gelirler. Her birinin içmek için kendi “dalgası” vardır ve sırayla masal anlatırlar birbirlerine. Üçü de kendi yaşamlarının nasıl geçmiş ve kollarından birini nasıl kay-betmiş olduklarından bahsetmeye meraklıdırlar – bir tanesi bir köpekbalığına, ötekisi kâğıt hamuru makinasına, üçüncüsü de dinamit patlamasına borçludur tek koldan yoksunluğu. İlk iki dalga avaresini masallarında, masalcıyı cesaretlendiren, Beatrice tipi bir prenses vardır. Üçüncü avare ise masalının prensesle ilgili olan bölümünü unutur ve sonlara doğru yeniden araya sıkıştırmaya çalışır. Bunu fark eden diğer iki avare, “Efendi olan böyle bir şey yapmazdı” diye bağırıp, onu hemen orada terk ederler.
Bu kısa özetin, London’a karşı yapılmış bir haksızlık olduğunu söylemek doğru olmaz. Hikâye, üç hobonun bir araya gelmelerinden, birlikte içmelerinden ve anlattıkları kısa masallardan oluşuyor. “Dalga” hobolarıyla, sakat avareler-le ilgili materyallerin de yer almasının yanında, London’ın daha önceki yazılarında tanımlamış olduğu “kuyruklu yıldızların” öykü anlatma konularındaki becerilerini de ifşa ediyor; ama hikâyede bunun öneminin çok az derecede vurgulanması sebebiyle, London’ın yol hayatıyla ilgili olan kurgu eserlerinin en zayıf olanı olduğunu söylemek mümkün.
Tam da bu noktada insan sormalı: London, avarelik seyahatleriyle ilgili birinci sınıf bir roman üretmekte neden bu kadar zorluk çekiyordu? Bu sorunun iki cevabı var. Öncelikle, London’ın eserlerinde kullanmaya çalıştığı karakter, birçok Amerikalının hoş görmeyeceği bir kurgu kahramanıydı. Kıro kovboy karakterler, 1890’lı yıllarda romantik bir karaktere dönüştürülene kadar okuyucu tarafından nasıl benimsenmediler ve tepki çektilerse, Amerikalı editörlerin birçoğu da 1900 yılının hemen öncesinde ve hemen akabindeki yıllarda avareleri konu alan kurgu romanları yayınlamayı kabul etmediler. On dokuzuncu yüzyılın son dönemlerinde, bir eserin geçerli olup olmadığının en önemli ve en kesin ölçütlerinden ikisi olan genç kız kitapları ve sehpa kitapları için ilham verici bir konu değildi hobo.
London’ın, avareler hakkındaki yazılarını yayınlatma girişimleri bu problemi anlatır. O çağın en önde gelen dergilerinden bazıları, avareleri ele alan materyaller yayınlamak istiyordu, ancak makaleler ve kısa güldürüler, kurgu öykülerden daha çok rağbet görüyordu. London’ın aldığı yüzlerce ret kâğıdının arasında, hobolar hakkındaki kısa öyküleri kabul etmek istemeyen editörler tarafından yollanmış olanlar da var. Hatta London’a avareler hakkında kurgusal olmayan yazılar bile yazmamasını tavsiye edenler de çıkı-yordu ara sıra. Avarelik yazılarını tek bir ciltte toplamış olduğu Yol kitabını yayınlamaya çalıştığı zamanda aynı şeyle karşılaştı. London’ın editörlüğünü ve yayıncılığını yapan, Macmillan Yayınevi’nden George Brett ve Amerika-lı yazarın yakın arkadaşı George Sterling, avarelik anılarını toplamış olduğu bu cilt yüzünden London’ın öteki kitapla-rının satışının düşeceğini düşünüyorlardı çünkü okuyucu, Yol kitabını hoboların yüceltilmesi olarak algılayacaktı. Brett ile Sterling, London’ın, avarelik hayatı yerine daha neşeli ve daha çok kişiye hitap eden konularla uğraşması gerektiği konusunda hemfikirdiler. John Seelye’nin de dikkat çekmiş olduğu gibi, yirminci yüzyılın başlarında Amerikalılar hoboyu bir kahraman olarak kabul etmeye henüz hazır değildiler ve avareliği kurgunun içine sokmaya çalışarak, London, toplumsal görüş engeline bodoslama çarpmış oluyordu. Bu açıdan bakılacak olduğunda, London’ın böyle bir kültürel ortama girmeye çalışmasıyla, taş-tan bir kalenin duvarlarını yıkıp geçmeye çalışmasının bir farkı yoktu.
London’ın avarelik konusunda önemli bir eser verememiş olmasının ikinci sebebi de yukarıda belirtilmiş olan başka bir problemin sonucu olabilir. Hobolar hakkındaki hikâyelerinin reddedildiğini öğrendiğinde, yolda yaşadıklarıyla ilgili kısa güldürüler ve denemeler yazıp, avare öyküleri ve romanları için de piyasaya sürmesinin daha rahat ve daha uygun olacağı bir ortamın oluşmasını beklemeyi tercih etti. Avare figürünü birkaç hikâyesinde kullanmayı planlıyordu, ama avare kurgu serisinde yer vermeye niyetlendiği ham materyallerin büyük bir kısmını Yol kitabında yer almış olan yazılarını kaleme aldığı sırada çarçur etmiş gibi görünüyor. London’ın yol deneyimlerini yaşadığı yılların üzerinden artık on seneden daha uzun bir süre geçmişti ve yazacağı hikâyelerin temelini oluşturmak için kullanabileceği yeni maceralar arıyordu.
London’ın harika hobo hikâyeleri çıkarma uğraşlarına taş koyan diğer bir kısıtlama da, Amerikalı yazarın, bir avare karakterini baştan aşağı yaratmayı bir türlü başaramıyor olmasıydı. London’ın eserlerinin hiçbirinde okuyucu ikna edecek nitelikte betimlenmiş bir hobo bulunmaz. Ve arka-sında bıraktığı, avarelikle ilgili olan diğer projelerinin notlarına bakıldığında da, gelecekte yazmayı planladığı avare hikâyelerinde yine aynı karakter sıkıntısıyla karşılaşabile-ceğini görmek mümkün. London’ın hoboları felsefe yapar-lar, yerel ağızlarla konuşurlar ve sürekli martavallar okurlar; ama aktör değillerdir. Onlar için yazılmış olarak kişisel özelliklere uygun bir biçimde yaşamazlar ve eylemleri de London’ın yol gezilerinde biriktirmiş olduğunu söylenen fikirleri temsil etmez. Eğer London ile aynı çağda yaşayan insanlar, avare karakterini bir kurgu kahramanı olarak kabul etmeyi istemiyorlardıysa, London, okuyucunun ikna olacağı bir hobo figürü yaratabileceğini hiç ispatlayamadı. İnsanları hayrete düşürecek kadar güçlü avare hikâyeleri yazamamış olması, o halde, hayalini kurduğu konuya düşmanca bir tavır sergileyen bir kültürle inatlaşmasının sonucu olarak sanatsal açıdan yetersiz kalmasının sonucuymuş gibi görünüyor.
Buna ek olarak, Jack London’ın avarelik deneyimlerinin, düşünme şeklinde nasıl ve ne büyüklükte bir etkisi olmuş olduğunu sormalı insan. Eğer ki London’ın konu hakkında söyledikleri kabul edilecekse işin görünen yüzü olarak, 1894 yılında yaptığı seyahat Amerikalı yazarın hayatının dönüm noktasıydı. Örneğin, “How I Became a Socialist” (1903) [Nasıl Sosyalist Oldum] adlı eserinde, avarelik maceralarının, toplumun diğer yarısının nasıl yaşıyor olduğunu, “batırılmış ondalığın” nasıl işe alındıklarını ifşa ettiğini savunur London. Toplumun, gücü ve gençliği hâlâ yerinde olan adamlara neler yapıyor olduğunu ve bu adamların artık resmen bitik insanlara dönüşmüş olduklarını gördü yolda geçirdiği zamanlarda. Bu manzaralar London’ı kor-kuttu ve bu kadar adamın hayatını mahvetmiş, onların işlerini bırakıp, evlerini terk edip, kendilerini yollara atmalarına neden olmuş olan güçlerin kendisini ele geçirmesine asla izin vermemeye yemin etti.
Üç yıl sonra, “What Life Means to Me” [Hayat Benim İçin Ne İfade Ediyor] isimli öyküsünde, hobo gezilerinin onu “toplumun bodrum katının” içine, “uygarlığımızın kabristanının, mezbahasının, insan çöplüğünün, cehenneminin” derinliklerine itmiş olduğunu yazdı. Ve, “orada gördüklerim beni feci şekilde korkuttu” diye de ekledi üzerine. Bu sıkıntı-lı durumun kurbanlarından biri olmak istemeyen London, okula dönmeye ve “fikirlerini satan bir insan olmaya” karar verdi. Etrafında olup bitenleri inceleyip, karşı olduğu şeyleri açık bir şekilde söyledikten sonra, arkadaşlarının onun fikirlerini “sosyalizm” olarak tanımladıklarını fark etti, gerçi, London’ın söylediğine göre, görüşlerinin tüm dünyada bilinen bir ideolojinin bir parçası olduğundan o zamanlarda haberi yoktu.
Bununla birlikte, London’ın avarelik gezisinin, hayatında ve savunduğu fikirlerde öyle çok da büyük bir etkiye sahip olmadığını gösteren başka şeyler de var. Örneğin, yayınlanmamış olan günlüğünün tek bir noktasında bile, toplum-sal problemler hakkında aydınlatıcı görüşlere yer vermemiş. Diğer adamlarla birlikte paylaştığı yoldaşlığı anlatmayı daha çok seviyordu London. Zaten genellikle eğlenceli bir hava hâkimdi ve macerasını kaleme alıyordu – yeni tecrü-beler edinmek isteyen on sekiz yaşındaki bir gencin başka adamlarla tanıştığı ve onların birbirinden farklı geçmişlerini dinlediği eğlenceli bir yolculuk. Bu tarz dürtüleri hayatı boyunca hep hissetmiş olan London, içinden geldiğince hareket edip, çeşitli gemilerde deniz maceralarına çıktı, Kore’yi, Klondike’ı boydan boya geçtiği avarelikler yaptı ve kitapların, fikirlerin yer aldığı uçsuz bucaksız listeleri son hız yalayıp yuttu.
Avareleri konu aldığı en kapsamlı çalışması olan Yol kitabını kaleme aldığında, London, toplumsal sorunlar hakkındaki görüşlerine sayfalar dolusu yer ayırmayı tercih etmedi. Hapishanede yaşadıklarını yazdığı kısa ve öz bölümün dışında, sosyal ve ekonomik problemleri ele alan materyallerle uğraşmaktansa avarelik hayatının renkli ve eğlenceli detayların ağırlık verdi genel olarak. Öykülerinin satışına sekte gelmemesi adına toplumsal eleştirmen duruşu sergile-mekten kaçınmış olmasının ihtimali de var; ancak London ile Cosmopolitan editörleri arasındaki mektuplaşmalar bu ihtimali doğrulamıyor. London’ın, 1907 yılına gelindiğin-de, kurgu eserlerinde nasıl istememiş ve istemeyecektiyse, avarelik deneyimlerinin sosyal ve ekonomik boyutlarından kurgu dışı eserlerinde de istifade etmeyi istemiyor olabileceği varsayımı akla çok daha mantıklı geliyor.
London’ın, avarelik gezisinin, yaşamını ve düşünce biçimini derinden etkilemiş olduğunu söylese de, deneyimlerinin derinliğini kurgusuna aktarmamış olduğunu unutmamalı insan. Bunun yanında, yine hobo seyahatlerini konu alan kurgu dışı yazıları da birinci sınıf eserler değiller. London’ın avarelik yazıları, neden, en iyi işleri arasında yer almıyordu? Klondike’ı yazdığı, yüksek kalite eserleriyle boy ölçüşebilecek nitelikte, yoldaki deneyimlerini konu alan yazılar üretmeyi neden başaramıyordu? Editörlerin ve okuyucuların, hobo figürünü kabul etmeyi reddetmeleri yüzünden miydi? İnandırıcı avare kahramanlar çizemeyecek kadar yoksun muydu, sanatsallıktan, çok yönlülükten? Son iki sorunun ikisinin de kesin bir şekilde cevaplanması gerekiyor muhtemelen.
London’ın avarelik hakkındaki eserlerinin büyük bir kısmındaki artistik yetersizliklere rağmen, bu yazıları önemli kılan başka sebepler de vardır. Öncelikle, London’ın avarelik deneyimlerinin, yaşamında ve düşünce biçiminde bırak-tığı etki onun söylediğinden daha az duygusal ve daha az keskin olsa da, gözle görülür değişiklere neden oldular. Earle Labor’ın da belirtmiş olduğu gibi, London’ın hoboluk günleri, onun “öykü anlatıcılığı konusundaki hünerini geliştirdi,” “saflığından kaynaklanan bireyci tavırlarını sertleştirdi ve Amerika’nın sosyo-ekonomik sistemini sorgulamaya baş-lamasına önayak oldu,” ve en sonunda “bu dünyada kendine bir yol açabilmesi için kas gücünü değil, akıl gücünü kullanması” gerektiğini fark etmesine yardımcı oldu. Genel olarak, London, bakışlarını, daha önceleri gözünü kaçırmış olduğu deneyimlere ve manzaralara çevirdi ve bu hayattaki amaçlarından bazılarını yeniden gözden geçirmesi ve muhtemelen başka tarafa yönlendirmesi gerektiğini fark etti.
London’ın avareler hakkındaki eserleri, ayrıca, çocukluğundan gelen, kişisel deneyimlerini öykülerinde ve yazılarında dramatize etme alışkanlığını ortaya çıkarır. Kuzey bölgelerinde madencilerle ve yerlilerle yaşadığı maceraları A Daughter of the Snows [Karların Kızı], The Call of the Wild [Vahşetin Çağrısı], Burning Daylight [Yanan Günışığı] gibi romanlarında ve sayısız öyküsünde işlemiştir. Sophia Sut-herland ve Snark gemileriyle yaptığı deniz yolculuklarını, The Sea Wolf [Deniz Kurdu] ve South Sea Tales [Güney Denizi Öyküleri] kitaplarında, hapishanede başına gelenleri ve ona yazmasında yardımcı olan çeşitli radikallerle yaşadıklarını ise The Iron Heel [Demir Topuk] ve The Star Rover’da [Yıldız Korsanı] kaleme aldı London. Dahası, Güzel-lik Çiftliği’ni planlaması ve geliştirmesi de The Valley of the Moon [Ayın Vadisi] ve The Little Lady of the Big House [Büyük Evin Küçük Hanımefendisi] eserlerine ilham kaynağı olmuştur. Ve hepsinden de öte, Martin Eden isimli kitabı, London’ın hayatının erken dönemlerindeki birçok olayla doğrudan bağlantılıdır. Yol kitabı, yazdığı denemeler ve hobolar hakkında kaleme aldığı kurgularla birlikte bütün bu eserler, London’ın denizcilere, madencilere, tutsaklara ve avarelere, yani onun yaşadığı zamanın kibar toplumu tara-fından edebiyatta çok ender kabul edilen karakter tiplerine olan ilgisini açığa çıkarıyor.
Bununla birlikte, yapıtlarında hobolara yer vermiş olan önemli Amerikan yazarlarının ilkiydi London. Daha sonra-ları John Dos Passos, John Steinback ve Jack Kerouac gibi yazarlar da göçmen işçileri ve avareleri yazdılar. Ve London’ın hobo yazılarının başka bir boyutu daha bulunuyor – London’ın Amerikan edebiyatındaki kayda değer temalar-dan birine olan katkısını gösteren bir boyut. On dokuzuncu yüzyılda, Washington Irving ve James Fenimore’dan Mark Twain’e kadar birçok yazar, Amerikalıların “geri kalanın ötesindeki topraklara doğru hızla kaçma” eğilimini kâğıda döktü. Ve 1900 yılından sonra da, yazarlar, kendilerini açık yollara vuran karakterlerle doldurdular romanlarını. Hakikatten, Sam Bluefarb’ın da söylediği gibi , aklımız tama-men arazi olmakla meşguldü ve dolayısıyla, kaçış motifi de edebiyatımızın bütününde ana temalardan biri olarak öne çıkıyor, özellikle de yirminci yüzyıldaki Amerikan yapıtlarında. Jack London’ın avarelerinin ve hobolarının da tamamıyla bu geleneğin içinde yer aldığına kuşku yok. Yeni bir şeyin umuduyla eski şeyi terk edip gidiyorlar; sıkıntılı bir geçmişi ve bugünü arkada bırakmak için kendilerini ileriye atıp, henüz net görünmüyor olsa da eski hayatlarından çok daha iyi olabileceğini vaat eden geleceğe doğru koşuyorlar.
London’ın avarelik yazıların sağladığı en büyük katkı, 1900 yılının civarlarında Amerika’da hızla yayılan kültürel ve entelektüel değişimleri ortaya koyuyor olmalarıdır. 1890’lı yılların sınırların sonuna gelindiği bilincinin Amerika’da gittikçe artmasıyla, halk, onları yavaşça sarmakta olan durumlardan kaçış olarak kullanabilecekleri şeyler aramaya başladı. Owen Wister’ın da aralarında sayılabileceği bazıları için, kaçmak, hâlâ sınır bölgeleri gibi görünen Batı bölgelerine doğru hareket etmekti; London, Hamlin Garland, Stephen Crane ve Frank Norris gibi diğerleri içinse Klondike’a, yüksek denizlere veya denizaşırılara kaçış olanağı vardı. Hâlâ diğerleri olarak sayılanları ise yol çağırıyordu koynuna – işleri bırakmalar, aile olmanın getirdiği sorumluluklardan ve baskılardan kaçmalar ve yol macera-sına atılmalar. Her avarenin de sadece kaçmak amacıyla avare olmuş olduğu söylenemez. London’ın da bunu açık-ça ifade ettiği gibi, yollardaki adamların büyük bir kısmı, işlerini kaybettikleri veya onlara açık olan pozisyonlara fiziksel kusurları yüzünden giremedikleri için hobo olmuştu. London avareleri ele alırken, toplumun, kapanan bir döne-mi yaşamakta ve yenisini aramakta olan bir kesimini yazı-yordu. Ve London, hoboları, sınır toplumu bilincinden çıkıp, endüstriyel kentli topluma doğru yavaş yavaş hareket etmekte olan bir kültürün yan ürünü gözüyle bakarak kaleme alan ilk Amerikan yazarıydı. Önemini anlamaya uğraşabileceğimiz altmış yıldan fazla bir sürenin geçmiş olduğu-nu düşünürsek, London’ın avarelik hakkında yazarak yeni bir perspektif açmış olduğunu artık görebiliriz. Sayıları gittikçe artan avareleri, yirminci yüzyılın başında Amerika’nın içinde dönüp dolaşan toplumsal ve ekonomik değişimlerle ilişkilendirmeye çalışıyordu. Çağdaşlarının birçoğu – arkadaşlarından ve editörlerinden bazıları da buna dâhil – London’ın, değişmekte olan Amerikan kültürü ile avarelerin arasındaki paralellikleri çizdiği gerçeğini itiraf etmeye veya yüzleşmeyi reddediyorlardı. Kısacası, edebiyat eleştirmenleri London’ın avarelik yazılarının bazılarında sanatsal açı-dan eksiklikler bulunduğunu söyleseler de, kültür tarihçileri, bu eserlere, Jack London denilen adamın ve yazarın daha iyi anlanabilmesi ve elbette Amerika’da sınırların kapandı-ğı çağının daha kapsamlı bir şekilde kavranabilmesi açısından hayati değer taşıyan kanıtlar gözüyle bakacaklardır.

Bu tanıtım metninin çevirisi Giray Türkmen tarafından yapılmıştır.