Yavaşça pişir annem, eve geliyorum

İndirim!

 28,75  14,37

Kategoriler: , ,

Açıklama

Hazırlayan Şenol Erdoğan. Baskı ön hazırlık Hamdi Oğulhan Tünay. Türkçe diline Çeviren Onur Sakarya. Önsöz/Giriş A. D Winans. Tasarım Şenol Erdoğan
Special thnx to Alan Kaufman. 13,5×19,5 cm 40 sayfa chapbook

SON SOKAK ŞAİRİ Jack Micheline’e Övgü
A.D WİNANS

Doğum: 6 Kasım 1929
Doğum Yeri: The Bronx
Ölüm: 27 Şubat 1998
Ölüm Yeri: San Francisco

27 Şubat 1998 Cuma günü, Jack Micheline’in öldüğünü öğrendim. Bir BART treninde, görünüşe göre bir kalp krizi kurbanı olarak ölü bulundu. Micheline, Cafe Blue’da ve internette “Beat Kuşağı’nın küçüklerinden” diye tanımlanıyordu, ama 20 tane şiir kitabının yazarıydı. Öldüğünde altmış sekiz yaşındaydı ve şeker hastalığı çekiyordu. Harvey Martin Silvaer adıyla New York’ta doğdu ve hayatını şiire ve resme adamadan önce sendika kurucusu olarak çalıştı. New York’tayken Greenwich Village’ın barlarına ve kafelerine sık sık giderdi, Micheline’in şiir kitabı “River of Red Wine”a (Esquire dersisinde Dorothy Parker tarafından gayet olumlu eleştirilmişti) bir önsöz yazan Jack Kerouac gibilerle sokaklarda yürüdü.
Micheline, şiir dünyasının işyerine dönüşmesinden rahatsız olan özgün “sokak” şairiydi. Hiçbir zaman ün peşinde koşmadı, ilgisini çeken insanlar hakkında yazmayı seçti: fahişeler, uyuşturucu bağımlıları, mavi yakalı işçiler ve evsizler, ve bunu tam kalbiyle.

Micheline bana dedi ki: “Diğerleriyle aynı giysileri giyiyorum diye ya da aynı düşüncelerim var diye yayınlanmak istemiyorum. Kendi kişiliğime saygı gösterilmesini istiyorum, ama bu işler öyle olmuyor.” Bob Kaufman’ın ve şimdi de Micheline’in ölümüyle, bir zamanlar “sokak şiiri” diye anılan türde derin bir boşluk var. Micheline’in “Red River of Wine”ındaki önsözünde Jack Kerouac “onun tatlı mısraları Amerika’daki açık yürekli umutların şiirlerini yeniden canlandırıyor,” diyor ve Charles Bukowski, Micheline en iyi zamanında yazarken onun bile Micheline ile boy ölçüşemeyeceğini bana itiraf etti. Bu Beat kuşağının küçüklerinden gibi mi duruyor? Bence hayır! Kendini duyurmuş lirik şair Micheline, eski blues ve caz ritimlerini içine çekip saf enerji ve mutlulukla süslüyordu. Hakkında yazdığı malzemenin içgüdüsel gerçekliğine saygılarını sunarken müzik kelimesinin ritmiyle gezip tozuyordu. Hayatı müzikten son derece etkilenmişti. Bana dedi ki: “Şiiri yazmadan önce ilk başta müziği yazarım (sözleri değil). Müziği, ritimleri duyarım ve bu yüzden aslında ben bir besteci, bir müzisyenim. Müziğin, hayatımın önemli bir parçası olmadığı bir zaman hatırlayamıyorum.”

Michelin’in şiirleri inandırıcı geliyor çünkü mısralar ve dörtlüklerin ötesinden hayat enerjisi akıyor. Sesi de özgün bir sesti. Kimse taklit etmeye çalışmadı, Bukowski’de olduğu gibi, çünkü taklit edilemez. Hem gençler hem yaşlılar tarafından eşit şekilde sevilirdi. Açık sözlülüğüyle birçok kişiyi çok kızdırdı ama gerçek arkadaşları bu dış görünüşün arkasını gördü ve onun sıradan adam ve kadınlara olan derin sevgisini bilirdi. Ölümünden önce, Micheline bana şöyle dedi, “hiçbir zaman şair olmak istemedim hala şair olmak istemiyorum. Sadece hayatımı yaşamak istiyorum. Olay şu ki işçi sınıfı, şans verilirse, şiirle ilgilenebilir, ama onlar futbolu, beysbolu ve televizyonları var. Onların, kendi yaşam biçimleriyle ilgilenen gerçek bir şair görme fırsatları olmamış. Amerika’da her şey kar amaçlı. Benim ilgilendiğim şey ruh. Kilise işe yaramıyor. Televizyon işe yaramıyor. Amerika’daki her şey açgözlülüğe, yüce papele ve bayağılığa dayalı.”

Micheline’in sözleri bana rahmetli William Wantling’in bir şiirinin mısralarını hatırlattı: “hiçbir zaman şair olmak istemedim. Tıpkı diğerleri gibi sefer tası taşırdım, eğer mırıltılar beni yalnız bıraksa.” Mırıltılar Micheline’i asla yalnız bırakmadığı için şanslıyız. Mırıltıları susturmak için ölüm kadar etkili bir güç gerekti.

Micheline’nin şiirleri yürek parçalıydı ve gerçekti, çok fazla şairin vermeye çalıştığı sokak pozu değil gerçek yaşam dilimleriydi; içten, gönülden gelen şiirlerdi. Şiirleri, Charles Olson, Robert Creely ya da William Stafford okumaktan değil, sokak yaşamı deneyimlerinde gelirdi. Bilirdi ki gerçek şairler şiiri seçmez, şiiri seni seçer ve sonunda önemli olan, hayatını nasıl yaşadığındı. Bilirdi ki fakir bir şairin sahip olduğu tek şey onun doğruluğuydu ve çok daha iyi bilirdi ki bu manevi varlığı satarsan, bir şairin, kendinin diye iddia ettiği tek şeyi satmış olacaksın. Ölümünün üzerine, Birçok gazete Michelin’e saygılarını sundu, ona yapıştırılan her etiketin ötesine yayıldı. Aslında Micheline hiçbir zaman ona Beat şairi denmesini istemedi, bir bohem olarak tanınmayı tercih ediyordu. 3 Mart 1998’de, yaşadığı yerin yakınlarındaki bir kilisede Micheline için bir anma töreni düzenlediler. Kilise, bir isim ya da haç taşımadığı için göze çarpmıyordu; Micheline’in içinde rahat hissedeceği türden bir kiliseydi. 300 kişi, hatıralarıyla ve şiirleriyle saygılarını sunmak için kilisede toplandı. Klasik şiir sahtekarları da vardı: Micheline’e ve eserlerine ne kadar saygı duyduğunu söyleyen bir mesaj gönderen Lawrence Ferlinghetti; Micheline’in yayınladığı yirmiden fazla kitabın tek bir tanesini bile bulundurmayan City Lights Kitabevi’nin sahibi olan aynı Ferlinghetti. Ama bu insanlar azınlıktaydı. Şairle ve arkadaşlar aynı şekilde kürsüye çıktı; bazıları Micheline’le ilgili hikayeler paylaşıyor, diğerleri onun şiirlerini ya da ona adanan şiirleri okuyordu. Küçük bir felç geçirmiş, iyileşmekte olan Ken Keasey, Micheline’i ve bütün eserlerini öven bir mesaj gönderdi; Micheline McClure ve Harold Norse kısa şiirler okudu ve Habert Gold, 1953 yılında New York’ta Micheline’le tanışmasından bahsetti. Bir caz müzisyeni, fonda saksafon çaldı. Ölüm vahşi bir canavar gibidir. Kimsenin canını bağışlamaz. Sadece San Francisco değil bütün şiir sahnesi, Micheline’in gidişiyle küçüldü.